06 Aralık 2016

Devlet ve yeni hükümet

Haber İçi Üst

Bugünkü secimle devlet yetkisini kullanması için yetkilendireceğimiz insanları seçeceğiz. Seçeceğimiz bu insanların bir kısmı hükümeti kurarak ya bize hizmet verecekler ya da devlet yetkisini kendileri, yandaşları ve parti çıkarları için kullanarak halka zulmedecekler. Peki devlet nedir, ne iş yapar ve kimin adına yapar hiç düşündük mü?
Devletin tanımı yani ne olduğunun cevabı tarih boyunca kurulan ekonomik ve siyasi sistemlere göre değişmiştir. Devlet alışılmış tanımı ile otoriter yapıyı bir başka ifade ile egemen gücü temsil eder. Ancak çağımızda demokratik bilincin gelişmesi ile birlikte devletin otorite ile tanımlanması terk edilerek, hukuk ve kültür temelinde tanımlanmasına başlanmıştır. Bu egemen gücün kaynağı, kimin tarafından nasıl kullanılacağı ise devletin sistemini belirler. Egemen gücün kaynağı dine dayalı referans ise teokratik devlet (şeriat devleti), bir şahıs ya da aileye dayanıyorsa monarşi, bir zümreye dayanıyorsa oligarşi, doğrudan halkın iradesine dayanıyorsa da demokratik bir devlet sistemi oluşur.
Halkın iradesi ile belirlenen yönetim sistemleri de tek partili ve çok partili sistemler olarak ikiye ayrılırlar. Çok partili sistemler katılımcı ve rekabetçi politikaları esas aldıkları için daha liberal; tek partili sistemler ise farklılık ve katılımcılığı tehdit olarak gördüğü için daha baskıcı ve totaliter politikalar izlerler. Çağımızda tek partili sistemler sosyalist ya da uygun düşmese de komünist sistemler olarak tanımlanmaktadır. Halbuki sosyalizm, komünizm öncesi süreci ifade eder ve idealist sosyalistlere göre komünizm henüz oluşum aşamasındadır.
Komünist bir düzende de devlet otoritesinin kaynağı emekçi halkın iradesidir ve bu irade halk adına tek bir parti tarafından kullanılır. Bu sistem içinde devletin misyonu, paylaştırma olarak ifade edilir. Onun için komünizmde mülkiyet devlete aittir ve devlet bu mülkiyetin dağılımını sağlamak misyonu ile hareket eder. Gerçi Marks’a göre devlet, devleti kontrol edenlerin; yani gücü elinde bulunduranların çıkar ve tercihlerinden hareketle politikalar üreten bir yönetim makinesidir. Ancak komünistler nihai amaç olarak devletin varlığını doğru görmezler. Bu itibarla da komünizm ve anarşist düşünce arasında benzerlik bulunmaktadır. Çünkü her ikisi de devletin varlığını bir sorun olarak görmektedirler. Ancak komünistler özel mülkiyeti ret ederek mülkiyetin gerçek sahibini aşkın bir varlık olan devlete verdikleri için çelişkiye düştüler. Hâlbuki komünistlere göre devletin varlığı sosyal mücadeleyi, sınıf savaşlarını yavaşlatarak ekonomik bakımdan üstün durumda olan, üretim araçlarına sahip olanların egemenliğini sağlayan bir baskı aracıdır. Doğal olarak da bu baskını oluşmaması için mülkiyetin sahibinin son nokta da işçi sınıfı olması gerekir. Bu açıdan bakıldığında anarşizm ve komünizm arasında felsefi bir yakınlığın olduğu ortaya çıkmaktadır.
Rousseau, Hobbes ve Locke’un anlayışına göre ise mutlak bir özgürlük durumunda, insanı dışarıdan kontrol eden ve sınırlayan hiçbir güç olamayacağından, her insan neyin iyi olduğuna kendisi karar vererek kendi çıkarlarına göre davranacaktır. Bu ise, insanlar arasında çatışma ve savaşa yol açacağından, insanlar bir araya gelerek, aralarında bir sözleşme yaparlar ve ortak iradelerini temsil edecek bir gücü, kendileri için hakem ve yönetici olarak tayin ederler. Demokratik hukuk devletinin mantığı bu düşüncenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Aristo, Platon ve Farabi gibi ilahiyatçı felsefeciler ise devleti birlikte yaşama aracından çok insanın ahlaki gelişimini sağlayan bir araç olarak görürler. Devletin kutsallığı düşüncesi bu anlayıştan doğmuştur. Oysaki İslami inanç kaynakları gibi birçok kabul gören dini kaynaklarda devlet kavramının kullanılmadığını görmekteyiz. Bunun sebebi devletin aşkın bir varlık olarak algılanmasının sakıncalı görülmesidir. Çünkü dini kaynaklara göre esas olan otorite değil; değerlerdir. Bundan dolayı da devlet, asli bir varlık değil değerleri korumak için oluşturulmuş arızi bir varlıktır. İlahiyatçı devlet algısı değerlere dayalı olması sebebiyle hukuk devleti algısıyla örtüşmektedir. Ancak hukuk devletinde hukukun ihlali sadece sözleşmeye uymamak iken; ilahiyatçı bakış açısına göre ise sözleşmeye uymamakla birlikte ahlaki bir düşüş olarak da görülmektedir. Din kültürü ve ahlak bilgisi eğitiminin devletin görevleri arasında görülmesinin esas sebebi bu düşüşü engelleme arzusudur.
KKTC’nin siyasi sistemi bu bilgiler çerçevesinde değerlendirildiğinde, seçme yetkisi anlamında tamamen halkın iradesine dayalı bir yapı olduğunu; ancak devletin ağırlıklı olarak kamu yararı gözetilerek değil de parti ve partiye oy verenlerin menfaatleri gözetilerek yönetilmesi sebebiyle, parti oligarşizmi diye nitelendirilebilecek bir yapının olduğu söylenebilir. Bu yapı sebebiyledir ki, siyasi partiler yandaşlarına ayrıcalıklı davranabilmekte, hukuk dışı uygulamalarını rahatlıkla gerçekleştirebilmektedir. Halbuki hukuk devleti mantığının yerleştiği bir sistemde kullanılan oy yasal bir görevi ifade eder ve devlet katında herhangi bir ayrıcalık verilmesini sağlayamaz. Çünkü hukuk devletinde meşruiyetin kaynağı yasalardır ve yasalar kamu yararının gözetilmesini esas alırlar. Bu yüzden de hükümetler kamu yararını gözeterek icraat yapmak zorundadırlar.
Halkın genel menfaatini ifade eden kamu yararına aykırı uygulamaların olması durumunda, kamu yararının korunması adına halkın yerine yargı hükümet üzerindeki denetimini devam ettirir. Bu tür yetki aşımlarının engellenmesi için de hukuk devletinin vazgeçilmezlerinden birisi olan yargı bağımsızlığının sağlanması gerekmektedir. Seçimlerden sonra üzerinde düşünülmesi gereken birinci derecedeki sorunlardan birisi hukuk devleti kültürünün geliştirilmesi ve bağımsız bir yargının oluşturulması olmalıdır. Bunun için de kurulacak yeni hükümet parti menfaatini esas alan zayıf monarşik bir hükümet değil, hukuk devleti hedefini gerçekleştirebilecek güçlü bir reform hükümeti olmalıdır.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam