08 Aralık 2016

BEN HANGİ ANNEDEN ŞİİR OLDUĞUMU BİLİRİM

Haber İçi Üst

Annemden mektup:
Sen, aşkla tuğlaları örülen, şiirle temeli atılan, emekle, inançla sıvası yapılan bir eve doğdun. Hem de ateş gibi bir Haziran öğleninde. Hem de sinekli, sıcak bir Larnaka sabahına. Aşka aşık ruhumla seni aşka adadım. Aşka aşık adamıma seni aşkın tarifi ve kanıtı diye sundum. Su olup akman için seni kelimelerle yudum. Tenine acılı, duyarlı dokunuşlarla kremler sürdüm.
Dedenin bahçesinden topladığım zeytinlerden çıkardığım zeytinyağıyla ağrılarını azalttım. Sen ağladın, ben sana sütümle canımdan taşıdığım ak bir sevgi verdim. Verebileceğim en fazla şeydi bu, hep hisset istedim. Sana istediğim cicili elbiseleri, renkli çorapları giydiremedim. Maddi imkansızlıklar hiç peşimizi bırakmadı. Seni ovalarda, harnıpların gölgesinde, evimizi, beşiğini, senle uzun vakit geçirmeyi özleyerek, dinlenme aralarında kokladım. Zamanından önce doğduğundan mıdır nedir ne yapsan hep eksiklik hissine kapıldın. Yapabileceğin en güzel şeyi yapacağını gözlerimin içine ilk

baktığın an anladım. Sen, sevgiye hep inandın…
Kendi vücudumdan eksilenlerle vitaminini, demirini ayarlayamadım. Saçların bu yüzden bütün yaşıtlarına göre geç uzadı. Belki o yüzden saçlarını hep önemsedin. Hayat yeterli rahatlama şansı vermeden karşılaştırdı benle seni. Yaşamın hazırlıklı bir şey olmadığını sonra öğrendim. Ama yaşamın içindeki anlamların peşine düşüp can damarının, vitaminin, demirinin sevgiden, aşktan, inançtan, şiirden geçmesi için uyumadım, durmadım, dinlenmedim, rahatlamadım. Şarkılar söyledik, şiirler okuduk başucunda. Şiirle uyuyup, şiirle uyanman içindi bütün çaba. Bunu çok ama çok sonra anladım.
Aşk adamım şarkılar besteledi, masallar adadı adına. Mormenekşe çiçeklerinin boy verdiği bir avluda, hem Türkçe, hem Rumca konuşmayı öğrenirken sen, her iki dilde “merhaba” demeyi öğrendin. Rum’u-Türk’ü değil, insanı affetmeyi bildin, yüzünü dönmeden, cezalandırmadan insanları, sana her yönelene “merhaba” dedin. Cinnet bir Ağustos öğleninde seni oyunlarından, arkadaşlarından, bahçenden, yolundan, sokağından, evinden, köyünden, büyürken sevdiğin neyin varsa, her şeyden koparıp aldık savaş denilen hastalıklı bir kaçışla. Unuttun anadilin gibi öğrenmeye başladığın ikinci dili; kumlarda oyun oynadığın ilk arkadaşlarınla oynadığın oyunlarınla birlikte. Anılarını biriktirecek yaşta değildin, yeni bir ev, yabancı bir köyü göstererek, “bak işte burası bizim” dedik sana.
Ben, benimseyemezken “benim” demem gerekenleri, sen oynadığın oyunlarla yeni arkadaşlar buldun kendine kolayca. Ben alışamadım kolayca “başkasının” kokan yerlerin “benim” olduğuna. Özün ve sözün ne olduğunu, inancın ve aşkın nerede durduğunu Tuz Gölü’nün tuzlu tadı farz ederek her gece soframızdaki yemeklere kattım. Larnaka’da uçuşan martıları, Hala Sultan’da yaptığım duaları anımsattım. Ne olduğunu, nerden geldiğini, nerden yapıldığını bil istedim. Toprağının kahverengisini, otunu, çiçeğini, dikenini sev istedim. Ben senin kadar erken alışamadım yeni hayatımıza. Senden öğreneceğim şeyleri geç öğrendim. Her gece, bir başkasının olan bir evin odalarında gezindim. Her gece kaybettiğim anılarımda rüyalar biriktirdim. Benim denilen şeyin bir başkasının, bir başkasının olanın “benim” demem gerektiğini kabullenemeden, iki arada bir derede böldüm anılarımı. İki yarım parçayı birleştiremedim.
Sen büyürken, ben büyüdüm. Ben yürürken, sen koştun. Şiir eksildi yaşamımdan, ölüm girdi, acı girdi. Ters bir istikametten izledim dünyayı. Aşka aşık adamıma veda ettim. Şiir, şarkı, masal bir gün geldi eksildi evimizden. Ne yana yürüyeceğini, neyle dolup, hangi anlamlarla aranı açtığını kendi acımdan hissedemedim. Neyin eksik olduğunu çok sonra anladım. Bir gün sana “anne” diye seslenen kocaman gözlerden anladım. Bir gün senin bakışlarındaki tekrardan anladım. Eksik yürüdüğün yolundan anladım. Buraların seni daraltmasından, ruhunun bunalmasından anladım.
Sen bugün, kelimelerine sinekler üşüşse, cümlelerinin toprağını karıncalar istila etse de, dişinle, tırnağınla kurduğun hayallerini sakınmayı öğrendin. Oyunda hile yapanları hiç affetmedin. Hayvanlara zarar verenleri sevmedin. Yere çöp atanlara kızdın. Daha çocuktun ve aslında içine çöpleri süpürenlere savaşını ta o zamandan açtın. İçinin, yüzünün, ruhunun çevresine sürüngenler ve kan emiciler yapışmasın, kimse artıklarını bulaştırmasın diye yürüdün yolunu. Yürüyüşündeki hırstan çok, acıtmamak için çabaladın yol üstündeki insanlarını. Acıttın sen de birilerini istemeden, eksik büyüyen ve eksik yürüyen her çocuk gibi! Acıttılar canını, isteyerek ve bilerek. Ellenmemiş aşkın oralarda bir yerlerde durduğuna ve şekil değiştirmediğine hep inandın. O saf, o beyaz o “ilk” halinle, saçlarına sinen deniz kokusunu kuşandın.
Şiirimizin, şarkımızın, ışıklı ve ıslıklı bir çocukluğun can damarının ne olduğunu çok sonra anladım. Kendinin bir şiir olduğuna seni inandıran ben, unuttum tılsımlı ve ışıklı yaşamayı. Larnaka’daki o martının bana hatırlattıklarını unuttum. Yaşamın hazırlıksız yakaladığını ve gitmekle, yitmek denilen şeyin aynı olmadığını sonra anladım. Şimdi, şiirle büyüyen çocukların arasında yeni baştan konuşmayı, yürümeyi, tutunmayı öğrenen bir çocuk gibi öğrendim seninle ve sizinle her şeye yeni baştan başlamayı.
Şiir, aşk yüklenerek, hem yaşamı, hem kendini doğuran bir anne olduğunda anladım, gerçek doğumun yalnızca bir cenini rahimde büyütüp, doğurmak olmadığını…

ANNEM, NENEM VE BÜYÜK NENEM
Üç farklı kuşak kadın, üç anne. Mağrur, inatçı, açık sözlü, mert ve kocaman yürekli üç insan. Soyum, sopum, kanım, bağım. Annem, nenem ve büyük nenem. Bu fotoğrafa baktığım zaman değerini anlıyorum, benim çocuklarıma göstereceğim böyle bir karem yok. Nerelerden, kimlerden geldiğimizi, neye benzediğimizi, kaşımızı, gözümüzü anne tarafından açıklayan en anlamlı tablo bu olsa gerek. 1953 yılında Larnaka’da bir Ermeni fotoğrafçının stüdyosunda çekilmiş bu fotoğraf. Soldaki büyük nenem Ayşe Hasan Arabacı, ortada annem Rahme Hüseyin (Balses) ve sağdaki de nenem (anneannem) Vedia Hüseyin (Aybey)’dir. Üç kuşak kadını temsil etmesi açısından, aile için çok önemli olan fotoğrafın bir öyküsü de var: Büyük nenem Ayşe, bir ameliyat öncesinde “Birine bir şey olursa hatıra kalsın” diyerek, kızını ve torununu ikna ederek fotoğrafçıya götürmüş ve bu fotoğrafı çektirmişler. Gün gelip de o “şey” olduğunda yadigar kaldı bu fotoğraf geride…

Ayşe nenem güneydeki Mormenekşe’de (Dromoloxia), Vedia nenem de kuzeydeki Mormenekşe’de rahmetli oldu. Bu fotoğrafta 7 yaşında olan anneciğimin daha nice güzel yıllar yaşaması en büyük dileğim. Vedia nenem (biz ona Bedi nene derdik) hayatta beni koşulsuz, sınırsız seven birkaç insandan birisiydi. Bu üzerine titrediğim kadın, sarmalara, öpmelere doyamadığım, sevecen, hoşgörülü, kocaman yürekli insan da babam gibi erkenden bırakıp gitti bizi. Onun da acelesi vardı. o yaşasaydı sadece çocuklarının, torunlarının değil, bizim çocuklarımızın hayatı da çok daha güzel bir hal alacaktı. Bedi nenem hayatımda yaşamıma yön veren, insanlığıyla dünyama ışık saçan birkaç insandan biriydi. Dedem çoban olduğundan dolayı, her gün ovaya yemek götürürdü. Bütün hayatı dedeme bu anlamda destek olmakla geçti. Tam bir doğa aşığı idi. Onun kadar hayvan sever bir insana az rastlanır hala. Bu, insanları sevebilmesinin de en bariz örneğiydi bence. Maddi durumları pek de iyi olmamasına rağmen herkesi evinde, yedirir – içirirdi. O kadar cömertti ki paranın alamadığı şeyleri sundu bize çocukluğumuzda. Bedi nenem Kıbrıs’ın unutulmaya yüz tutmuş bütün özelliklerini taşırdı. Onun gibi güzel bir insanın adını taşıdığım için her zaman adımı sevdim. Onun adı benim yanımda iyiliğin karşılığıydı…

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil