03 Aralık 2016

Beceri, aşırı özgüven ve bunu kaldıramayan zekâ

Haber İçi Üst

Zekâ özürlüleri dışında, her normal insanın bir yönde öne çıkan, çok veya az, kabiliyet ve becerisi vardır. İşte eğitimde ustalık bunu erken görebilme ve yönlendirme, geliştirme durumudur. Bu denli insan gücünden azami faydalanılır, ekonomik başarıya ulaşırsınız. Ancak tarih bize, beceri ve bundan doğan aşırı özgüvene paralel zekâ ile birleşmediği durumlarda yarattığı fecaatler ile da doludur. Hitler’i bunun en kötü ve aşırı örneği olarak verebilirim. 1930’larda ekonomik kriz içinde inleyen Avrupa’da hitabet kabiliyeti ve önderlik becerisi olan Hitler, çoğunluğu ve idareyi ele geçirmiş, aşırı devlet harcamaları ile (maalesef çoğu askeri) Almanya’da kriz ve işsizliğin önüne geçmiş. Buna paralel zekâ desteği olmadığı cihetle yalnız Almanya’yı değil, dünyayı ne felaketlere sürüklemişti. Bunu geçelim, bu uç bir örnek.
Demokrasiyi tamamen hazmetmiş, kurumları gelişmiş, demokrasinin tam kökleştiği ülkelerde, hükümetlerin azınlıkları ve güçsüzleri de dinlediği ve de koruduğu ülkelerde böyle şansız durumlar olabilir, çıkabilir, bir süre becerinin faydası da görülebilir, ancak olay fecaatle sonlanmaz. Bildiğim en önemli örneği bunun İngiltere’de Margaret Thatcher olmuştur. Endüstri devrimini en önde tamamlayan bir İngiltere’de, aşırı sosyal haklar, sendikaların kükrediği ve sebep olduğu aşırı laçkalık, diğer taraftan lüzumsuz kısıtlama ve yasaklarla piyasa mekanizmasının aşırı darbe aldığı bir durumda, İngiltere rekabet gücünü tamamen kaybetmiş, istikrarsız hükümetler ve devletçiliğin gazabında inleyen bir Fransa’nın bile hem fert başı gelirde, hem genel ekonomide gerisine düştüğünde Thatcher ortaya çıkmış, İngiltere ve ekonomisine can suyu olmuştur. Falkland savaşı ile de taçlanan o beceri ve özgüven, maalesef artık ben oldum, ben en iyisini bilirim şeklinde tezahür etmeye başlamıştı. İlkin İngiltere’nin iki sağlam direği olan, bedava, herkese açık ve de az ve öz, dünyada en iyi eğitimi veren üniversitelerini toptan çoğaltarak paralı yapıp kaliteyi düşürmüş, o kaliteli bedava sağlık hizmetlerinin de içine etmiştir. Basit ticari bir zihniyetle düşünerek bu en önemli insan haklarını ve ekonominin tamamen çökmesini önleyen bu iki sağlam direği kesmiştir. Bununla kalmamış, her şeyi en iyi o bilir ya, halkının adalet mevhumunu ve adaleti ne denli önemsediğini dikkate almadan, düşünmeden “Poll Tax” denen, ister fakir, ister aç, ister milyoner aynı miktarda, İngiltere’de nefes alın ya, “kelle vergisini” yürürlüğe koymaya inatla çalışmıştır. Tamam, kelle vergisini ekonomik anlamda incelediğimiz zaman, bir vergide bulunması gereken önemli meziyetlerin 10’da 9’undan yüz üstünden yüz alır. Ancak adil vergi ölçüsünde yüz üstünden sıfır alır. İçlerinde üniversite profesörleri de olmak kaydı ile bilinçli bir halk kütlesi bunun üzerine ayaklandı. Ortalığı kırıp döktüler. Öğretim görevlileri dahil tutuklanmayı göze aldılar, tutuklandılar. Thather’i destekleyen yine çoğunluk vardı ama anketlere göre destek azalmıştı. İngiltere’de demokrasi kökleşmiş ya, emniyet sübabı devreye girdi, Thatcher istifa etti, başkaldırılar durdu, ülkenin önü açıldı. Demokrasi anlayışı fecaati önledi.
Bu gibi ilkin başarı, bilahare gösterilen zafiyeti bazı büyük şirketlerde de görürüz. Bu küçücük ülkemizde de ilkin böyle bir beceri ancak sonu acı ve hüsranla biten bir olayla karşılaştık. Ticari ve iktisadi koku alabilme yeteneği yüksek, halkla ilişkileri muazzam üstü, uçağı süratle yukarı kaldırabilme becerisi, dünya finans çevreleri ile ilişkileri üst düzey bir Kıbrıslı Türk gencimiz, dünya iş çevrelerinde takdir edilen, hayranlıkla gözlenen İngiltere kayıtlı uluslar arası şirketini dünyada en saygınları arasına sokmaya başarmış idi. Bu başarıyı hazmetmek, sindirmek, uçağı düz yörüngeye sokmak zamanının artık geldiğini bilmek; KKTC’nin özel politik ve mülkiyet şartlarından doğan azılı ve çalışkan bir düşmanımız olduğunu; şirketin bu kadar kısa bir zamanda bu kadar yol aldığının nedenini devamlı inceleyecek, gözü üstünde olacak bir İngiliz hükümet kurumunun olacağını kavramak ve ona göre tedbir almak bu denli çok akıl mı isterdi? Bu nedenle normal seyrinde giden, halka açık bir şirkette gösterilmesi gereken titizlik, şeffaflık, dikkat, hesap verebilirliğin on katını göstermek gerekliliğini kavramak bu kadar zor mu idi? Bütün lisan bilen, tahsilli gençlerimizi yetiştirebilecek, istihdam sağlayabilecek, dünya çapında yönetici yapabilecek, ekonomimizi en üst düzeye çıkarabilecek, hatta Anavatan’a da örnek olabilecek ve katkı sağlayacak bu olgu, ne üzücüdür ki sonunda acılar da bırakarak sıfır ile çarpıldı. Bu işler beceriye paralel üstün zeka, doğru danışmanları seçebilme ve onları dinleme gerektirmez mi? Zeka aynaya bakıp üstün taraflarınıza ilaveten zayıf taraflarınızı da idrak etmeden geçer.
Rostow isimli bir iktisatçı bir ülkenin kalkınma safhalarının beş adet olduğunu söyledi ve bunları basitçe sıraladı. Birinci safha ilkel dönem, ikinci safha kalkınmaya (take-off) hazırlık dönemi, üçüncü safha kalkış, 4’üncü safha olgunluğa yol alma ve sonuncu tüketici refahı safhası olarak kabataslak sıralayabilirim. Rostow ülkeleri değerlendirmesinde ilk defa Türkiye’de yanılmış. Atatürk’le uçağın kalkışa geçtiğinin işaretlerini görmüş ama yanılmış. Hatırlayın bir ara bu işaretleri Menderes devrinde, Turgut Özal devrinde de görmüştük ancak bir türlü ekonomi tam anlamı ile uçuşa geçememişti. Yeniden, AK Parti’nin iktidara gelmesi ile ümitlendik. Artık uçak kalktı dedik. Enflasyon düşmüş, TL istikrara kavuşmuş görünüyordu. İhracat artmış, ekonomi ortalama %5 istikrarlı büyüyor. İşsizlik azalmış. Uçak gerçekten kalktı gibi. Şimdi uçağı düzlüğe, yörüngesine koymak gerekir. Ansızın, ben oldum, her şeyi ben bilirim, ülkede çoğunluğum var mantalitesi ile karşı karşıya kaldık. Kendini beğenmişlik, inat, karşısındakileri küçük düşürücü laflar, toplum mühendisliğine soyunmalar ortaya çıkmaya başladı. Türkiye’de hala demokrasinin tam yerleşmediğini de gördüğümden kulağımda tehlike çaları çalmaya başladı.
Bir bölgede yeşili kaldırıp oraya, tarihi, ticari, dini kültürel, ne gerekçe ile olursa olsun, çimento dikilmesini bölge halkı çoğunlukla istemiyor. İstekleri şey de masum ve takdire şayan. Onlar ile diyalog kurup anlaşmak yerine, aşırı güçle kolluk güçlerini üzerlerine saldırtmak hangi akla hizmet eder. Ben Londra’da en son Çevre Bakanlığında çalışır iken, gerekli bir yol veya okul yapacak olsak dahi, o bölge halkının görüşlerini, çoğunluğun, eğer var ise, şikayetini dinler, mümkünse onların endişelerini gidermeye çalışır, gideremez isek alternatif arayışına geçerdik. Demokrasi azınlıkların da, bölge halkının da isteklerini kale almadan geçer… Ülkesel çoğunluğun baskısını bölgesel direkt tüketiciye empoze etmekten geçmez, ben en iyisini bilirimden geçmez.
Artık Türkiyemizin kalkınmasını tökezletmeyin, ne olur!

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam