09 Aralık 2016

Barış Burcu: Talat’ı zorla bakan yaptık!

Barış Burcu: Talat’ı zorla bakan yaptık!
Haber İçi Üst

Mete Tümerkan
Barış Burcu ile röportajımızın 7’nci bölümünde Mehmet Ali Talat’ın nasıl Eğitim Bakanı olduğunu okuyacaksınız. Barış Burcu o günlerde parti içerisinde yaşanan tartışmaları açık yüreklilikle anlatırken, “Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası Ahmet Derya adına karşı çıkınca konu MYK’da tartışıldı” dedi. Burcu, röportajın bu bölümünde Özker Hoca’nın CTP’den kopuş sürecini de anlattı.

Mete Tümerkan: TMT B hikayesi konusunu daha sonra Mehmet Ali Tremeşeli ile tekrar konuştunuz mu?
Barış Burcu:
TMT B hikayesi ile ilgili daha sonraları Mehmet Ali Tremeşeli ile yine ilginç bir anım var. Tremeşeli, Ayinos Spiros’un çanları diye kendi anılarını toparlayıp kısmen de romanlaştırdığı bir kitap yayımladı. Bana geldi ve şöyle dedi, “Be Reis kitabımı okudun mu, nasıl buldun?” Şöyle cevap verdim. “Abi çok akıcı bir kitap, üç günde bitirdim. Ama dürüst konuşmam gerekirse bir korkak gibi davrandın ve çok şeyi gizledin. Mesela bana anlattığın TMT B hikayesini ben yazıp anlatmaktan çekinmedim, ama sen kendi kitabında bile bunu almadın.” Bana şöyle cevap verdi. “Benim kitabımın konuları daha eskilere dayalıdır. Ayrıca, merak etme benim ölümümden sonra çok şey yazılacak. Her şeyi Remzi Halluma’ya anlattım.” Ben bu söyleşiden kısa bir süre sonra YDÜ’de Master tez konumun içerisine bir şekilde bu konuyu da dahil ettim. Ve aynen size anlattığım gibi kişisel bir anı olarak tez konum içerisine yazdım ama yazmadan önce Remzi Halluma’yı ziyaret ettim. Ve dedim ki “Ben böyle bir şeyi yazmadan önce vicdanen iznini almam gerekiyor. Çünkü benim böyle bir şeyi ifade etmem seni hedef haline getirebilir. İznini aldım. Ve yazdım. Benim tezimi Türkiye Büyükelçisi Kaya Bey’e bizzat kendim takdim ettim. BM Güvenlik Konseyi Daimi üyelerinin Büyükelçiliklerine ulaştırdım. Sayın Denktaş ve Sayın Talat’a da verdim. Hatta Sayın Denktaş’la tezim hakkında bir kaç sefer buluşup konuştuk. O tez konusu ile ilgili 5 buçuk sayfalık bir yazı yazdı ve ben bunu appendixte yayınladım. Yani bilmesi gereken herkesin bilgisine ben tezimi sundum.
Mete Tümerkan: Sizin öğrencilik yıllarınızda yanılmıyorsam Milliyet Gazetesi’ne manşet olduğunuz bir olay da yaşandı değil mi?
Barış Burcu:
Evet, öğrencilik yıllarımda biz Milliyet Gazetesi’ne haber olduk. Kıbrıs’a tatile geldim. Aynı evi paylaştığım birkaç arkadaş büyük bir telaş ve korku içerisinde ellerinde Milliyet Gazetesi ile bana geldiler. Büyük puntolarla şöyle bir başlık vardı: Kıbrıslı anarşistlerin evine yapılan baskında çok sayıda kaçak yayın, afiş ve canlı mermi bulunmuştur. Bizim evde herkes militan karakterli idi. Bir tek Erol Fuat Yalluri arkadaşımız sol düşüncelere yatkın olmasına rağmen her zaman dikkatli, bizi uyaran, ifrata kaçınmaktan çekinen bir karakterde idi. Dolayısıyla meselenin aslını anlamak için ikna edip onu İzmir’e gönderdik. Meğer adi bir ev açma olayı olmuş. Bizim apartmanın kapıcısı da bizim adımıza karakola şikayette bulunmuş. O zamanın koşullarında karakollarda gazete muhabirleri bulunuyordu. Milliyet Gazetesi muhabiri de eve polislerle girince Lenin, Stalin, Marks afişlerini duvarlarda görünce, raflarda da sol yayınlar, bir de 1974 Harekatı’ndan anı olsun diye sağda solda bulduğumuz 3-5 mermiyi duvara asmıştık, onları da görünce böyle bir asparagas haber yaptılar. O günden sonra her yayına biraz kuşku ile bakarım.
Mete Tümerkan: Ben 1994 yılına dönmek istiyorum. Mehmet Ali Talat’ın o dönemde Eğitim Bakanı olması sürpriz olarak karşılanmıştı. O günlerde bu konuda ne yaşandı?
Barış Burcu:
Mehmet Ali Talat’ın nasıl Eğitim Bakanı olduğu ve yeniden aktif siyasete dinamik bir şekilde nasıl geri döndüğü son derece önemlidir. 1993 Aralık seçimlerinde parti koalisyon hükümetine girmeye karar verdiği zaman, ilköğretim sendikası kökenli Ahmet Derya da CTP Lefkoşa Milletvekili olarak seçilmişti. Ahmet Derya’nın Eğitim Bakanı yapılacağı yönünde parti kamuoyunda bir takım söylentiler dolaşıyordu. Biz parti olarak hem ilköğretim, hem de orta eğitim sendikası ile iyi ilişkiler içindeydik. Yalnız bu arkadaşlarımızın eğitimle ilgili çözümlemeleri bir biri ile pek örtüşmüyordu. Yayılan bu söylentiler üzerine orta eğitimdeki arkadaşlar tabiri caizse kazan kaldırdılar. Biz de bunu MYK’da değerlendirirken bir kaç arkadaşla birlikte “neden Mehmet Ali Talat olmasın” dedik. Çünkü Parti Meclisi’nde kurduğumuz düzenlemede ‘Gölge Kabine’ uygulamamız vardı. Ve Mehmet Ali Bey de eğitimi takip görevi almıştı. Ben Mehmet Ali Talat ile siyasi bakımdan pek çok görüş ayrılığına düşmüş olabilirim. Ama yiğidi öldür hakkını ver derler, çok çalışkan, zeki ve hızlı üretme yeteneği olan bir arkadaşımızdı. Ayrıca, o zamanlar için söylüyorum, hiç de makam ve koltuk meraklısı birisi değildi. Kendi özel işinde de çok başarılı idi. Onu bakan olması için çok zor ikna ettik.
Mete Tümerkan: Özker Hoca’nın o dönemde ikinci DP-CTP koalisyon hükümetine karşı çıkmasına rağmen hükümette görev almaya devam etmesini nasıl değerlendirdiniz?
Barış Burcu:
Özker Hoca, ikinci koalisyon hükümetine, oy vermedi. Ret oyu kullandı. “Ama parti kararıdır icabet etmek lazım” diyerek hükümette görev almaya devam etti. Fakat kısa bir süre sonra sürdüremeyeceğini anlayıp, parti organlarının karşı çıkmasına rağmen, hükümetten kişisel olarak istifa etti. Bunun üç temel sebebi vardı. Birincisi TMT B olayının kendisidir. Çok çaba harcamasına rağmen hala bilgi alamıyordu. İkincisi, hükümet uygulamalarına karşı ciddi tepkiler başlamıştı. Üçüncü sebep ise müsteşarı Hasan Erçakıca ile bir türlü anlaşamıyordu. Bana daha önceden de yanında görev almam ve hükümete katılmam için teklifte bulunmuş ama olumsuz yanıt almıştı. O bunaldığı son günlerde, Hasan Erçakıca’nın yerine beni müsteşar olarak atamak istediğini bana iletti. Reddettim. Sonra işi Zehra Hocanımı alıp evimde bu konu ile ilgili daha samimi bir ortamda eşimi de ikna etme ümidi ile belki, teklifini yineledi. Yine reddettim. Ve aynen şöyle dedim: “Hocam, daha çok ısrarcı olmanız halinde bunu şahsıma hakaret addedeceğim. Beni inanmadığım bir sürecin ve statünün ortağı haline getirmeye çalışıyorsunuz. Oysa asıl sizin inanmadığınız bir süreçten kopmanız gerekir.” O gece ben kendisini istifaya davet ettim. O beni müsteşarı olarak atayamadı ama kısa bir süre sonra hükümetten istifa etti. Bir önemli tartışma da hocanın hükümetten istifa etme gerekçelerini kamuoyu ile paylaşıp paylaşmaması üzerine yapıldı. Parti hükümetten çekilmeye karar vermediği için hocanın hükümetten ayrılma gerekçelerini kamuoyu ile paylaşıyor olması partiyi zora düşürebilir, partiye zarar verebilir endişeleri vardı bazı arkadaşlarda. Ben Hoca’nın pek çok TV ve radyo konuşmasını önceden yazıp sonra onunla birlikte redakte eden, ona yakın konumda olan birisi idim. İstifa gerekçelerini ben yazmak istemedim. Ve dedim k, “Hocam bu gerekçeleri sizin yazmanız gerekir. Ama bu konu ile ilgili redaksiyon çalışması yapmamızı isterseniz, siz yazdıktan sonra bunu yapabiliriz.” Hoca, istifa gerekçelerini yazdıktan sonra Mustafa Denizer’in evinde, çok yakın gördüğü sadece 3-5 kişinin katıldığı özel bir toplantı çağırdı. Orada bazı arkadaşlar bu gerekçelerin açıklanmazsa daha iyi olabileceği yönünde görüş beyan ettiler. Ben mutlaka yayınlanması ve tarihe doğru not düşülmesi bakımından gerçekliğin toplumla paylaşılması gerektiği yönünde çok ısrarcı oldum. Ve hocanın o meşhur, “Davul bizim boynumuzda ama tokmak başkalarının elinde” açıklaması bu şekilde yapılmış oldu. Yapılmamasını isteyenler arasında Ergin Abdullah İlktaç, İzzet İzcan vardı. Yanılmış da olabilir. O toplantıda Derman Saraçoğlu da vardı.
Mete Tümerkan: Hoca bu açıklamayı yaptıktan sonra ne oldu?
Barış Burcu:
Hoca bu açıklamayı yaptıktan sonra parti yönetimi ile ilişkileri son derece kötüleşmeye başladı. Ve ayni şekilde rejim de Hoca’nın sesini kısmaya çalışıyordu. Pek çok televizyon ve radyo konuşmasını birlikte hazırladığımız için hocanın konuşmalarının ve açıklamalarının nasıl kırpılıp, ters yüz edildiğinden ve bir yerde onu itibarsızlaştırma özel gayretleri içerisine düşüldüğünün en yakın tanıklarından bir tanesi de benim. Hatta şöyle özel bir anım var. Özker Hoca 1995 yılında Cumhurbaşkanı adayı oldu. Yine bir televizyon konuşmasının hazırlığını yaptık. O zaman BRT’de her adaya eşit süre veriliyordu. Sanırım bu 10 dakika idi. Biz bu zamanı da çalıştık. BRT’ye gittik. Bugün YSK Başkanı olan Sayın Nevvar Nolan o zaman yeni bir Yüksek Mahkeme Yargıcı idi. Bu çekimler adil ve tarafsız olabilsin diye Yüksek Mahkeme yargıçlarının nöbetçiliği ve gözleminde yapılırdı. Hoca konuşmasını yapıp bitirdikten sonra Sayın Nevvar Nolan konuşmanın gereğinden iki dakika fazla yapıldığı yönünde stüdyo odasından uyarı geldiğini dolayısıyla ya son iki dakikalık konuşmanın kesilip atılacağını ya da tekrardan daha az zaman tutacak şekilde yapılması gerektiğini bize bildirdi. Hoca durumu bana aktarınca, “Hocam bu mümkün değil” dedim. Biz sizinle zaman tutarak çalıştık, ayrıca siz çekimde iken ben yine zaman tuttum. Siz sürenizi yedi saniye kısa kullandınız”  dedim, bana “emin misin” diye sordu. “Eminim” dedim. Nevvar Nolan’a bir hata var buna bakar mısınız diye ricacı olduk. Bizim kendimizden emin ve ısrarcı halimizi görünce üst kata stüdyoya bizi çıkardı ve monitörden zaman tutarak konuşmanın tekrarını izletti. Ve bizim haklı olduğumuzu tespit ederek bu hatayı yapan görevlilere iyi bir fırça çekti.
Mete Tümerkan: DP-CTP koalisyon hükümeti döneminde Asil Nadir’le ilgili de bir tartışma yaşanmıştı değil mi?
Barış Burcu:
CTP-DP koalisyon hükümeti sırasında, belki çok ideolojik olmayan ama bugün için değerli diye tanımlayabileceğim bu konuda ilginç bir anım vardır. Avukat Ali Rıza Görgün, benim aile dostumdur. Siyasi fikirlerimiz çok ayrı olmasına rağmen, bir birimizi çok sever ve çok güveniriz, o dönemde de çoluk çocuk ailece görüşmelerimiz olurdu. Kendisi Asil Nadir’in avukatı idi. Bir gece, epeyi geç sayılabilecek bir saatte kan ter içinde bizim eve geldi. Ben çoluk çocuğa bir şey mi oldu, bir kaza mı geçirdiler korkusuna kapıldım. “Hayırdır, bu saatte burada bir şey mi oldu” dedim. Kendim içim gelmedim dedi. Asil Nadir için geldim. Ben “Asil Nadir ne alaka” dedim. Hikayesi şu: Asil Nadir’in Cypfruvex zamanından kalan devlete yüklü borçları vardı bunların çoğu işçilerin yatırılmayan Sosyal Sigorta ve İhtiyat Sandığı paraların idi. CTP DP koalisyon hükümeti bu paraları yatırması için Asil Nadir’e bir süre tanımıştı. Asil Nadir oteli satıp bu parayı mutlaka yatıracağı yönünde iyi niyetli bir yaklaşım sergileyip sürenin uzatılmasını talep etmişti. O süre de dolma aşamasına gelince hükümet kendisine oteline alıcı bir müşteri önerdi. Ali Rıza Bey bana bunu anlatınca “Tamam, şikayetin ne. Size yardımcı olmaya çalışıyorlar, sizin isteğini de bu değil mi” diye sordum. “Sen bu kişinin kim olduğunu biliyor musun?” dedi. “Kimdir?”  dedim. Ömer Lütfi Topal olduğunu söyledi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ömer Lütfi Topal Türkiye’nin en önemli yer altı figürlerinden biri olmasına rağmen ünü henüz bizim buralara ulaşmış değildi. Ben de o saflıkla, Ali Rıza’ya “Adamın isminin ne önemi var” dedim. Dönüp bana Ömer Lütfi Topal’ın nasıl bir üne sahip olduğunu anlatınca tüylerim diken diken oldu. Yine de şunu sormadan edemedim. “Ali abi, bu anlattıkların benim şahsım için yeterli gerekçeler olabilir etik olarak, Asil Nadir bir iş adamıdır ve onun etik değerlerden ziyade kar-zarar hesabı yapabileceğini düşünüyorum. O bu işe neden karşıdır bunu merak ediyorum” dedim. Verdiği yanıt şu oldu: “Bu karakterde işadamları bir memlekete el atınca normal karakterdeki işadamlarına o memlekette yer kalmaz. Ve unutma ki, herkes bir başka ülkeye kaçabilse dahi, Asil Nadir’in bu ülkeden başka sığınacak limanı yoktur.” Ben bunu makul bir gerekçe olarak değerlendirdim, konuyu önce MYK’ya sonra da Parti Meclisi’ne götürdüm. O zaman Çalışma Bakanımız olan Özkan Murat Parti Meclisi’nde bir konuşma yaptı ve Asil Nadir’in verdiği taahhütlere sahip çıkmadığını ve işçilerin parasını yatırmamak için abartılı bahaneler ürettiğini söyledi. Doğrusu maalesef ben de dahil Asil Nadir’e değil Özkan Murat’a inanmıştık.
Mete Tümerkan: Siz aynı zamanda Yenidüzen Gazetesi’nin de direktörlerinden değil miydiniz?
Barış Burcu:
Evet öyle idim. Bakın bu konuda da trajikomik olaylar yaşadım. Yenidüzen Gazetesi CTP’nin yayın organı idi ve İleri Basımevi’nde basılıyordu. Sonra Dört Renk Matbaacılık ismini aldı. Bu kuruluş bütün CTP’lilerin anonim kuruluşu şeklinde idi. Yani herkes emeği ve parası ile önce İleri Basımevi’ne sonra Dört Renk Matbaacılık’a sahip çıkıyordu. Dört Renk Matbaacılık’ın hisselerini CTP MYK’sında görev almış bazı arkadaşlar arasında paylaştırılıyordu. Ben MYK’ye girdikten sonra sanırım Oktay Kayalp Belediye Başkanı seçildiği için onun hisseleri bana intikal ettirildi. CTP’den istifa ettiğim zaman partinin o zaman hukuk işlerine bakan ve yine MYK üyesi olan Feridun Önsav’a bu hisseleri partiye geri iade edebilmem için gerekli evrakları imzalamam için hazırlamasını söyledim. “Tamam” dedi. Hazırladı ve imzaladım. Ben CTP’den ayrıldıktan yıllar sonra tapuda işlem yapmak için gittiğim zaman görevli bana “yasak listesindesin, tapuda işlem yapamazsın” dedi. Hemen parladım. “Bu ne demek oluyor, ben namus ve şerefi için yaşayan bir adamım” dedim. “Biz bilgi veremeyiz Tapu Müdürü ile konuşmamız lazım” dedi. Müdür o zaman Sümer Bey idi, onu buldum. Bana dedi ki  “Batık Everest Bankasıyla ilgili bize bir liste verildi, o listede senin de adın var”. Ben ona da isyan ettim. Ben Everest’in kapısından içeri girmiş adam değilim. Banka ile hiçbir parasal ilişkim, hesabım yok” dedim. Bunun ne demek olduğunu sordum. Bu listeyi bize, Başsavcı Sayın Akın Sait Bey gönderdi, gerekçelerini ona sorarsınız” dedi. Gittim ziyaret ettim. Mesele şu idi, Everest Bank’ın Yönetim Kurulu’nda olan arkadaşlardan biri Eren Adataş idi. Ve Eren Adataş aynı zamanda bir zaman benim de direktörlerinden olduğum Dört Renk Matbaacılık’ın direktörlerindendi. Adım bu şekilde ilişkilendirilmişti. Fakat ortada şöyle bir tuhaflık vardı. Ben bu hisseleri devretmeme rağmen nasıl oluyor da adım hala Dört Renk Matbaacılık Direktörler listesinde hala bulunuyordu.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil