04 Aralık 2016

Avrupai soygun

Haber İçi Üst

Avrupa Birliğini, bireysel hak ve özgürlükler temelinde oluşturulmuş ekonomik bir örgütlülük sanırdım. Gel gör ki son birkaç haftada Brüksel’in Güney Kıbrıs’a yapmaya çalıştığı dayatmaları gördükçe kanaatim değişti. Anladım ki aslında bu “Birlik” tamamen iktisadi bir yapıymış. Bireyin hak ve özgürlükleri ise işin “Havuç” kısmıymış…

Bu kadar katı düşünmemim sebepleri ortada… Daha birkaç yıl öncesine kadar, Kıbrıslı Rumların mülküne el koyduğu, dolaşım özgürlüğüne engel getirdiği gerekçesi ile mahkemeleri aracılığıyla Türkiye’yi milyonlarca Euro tazminata mahkum eden Avrupa Birliği, döndü, bu kez de kendisi aynı insanların bankadaki paralarına el konulmasını önerdi. Hem de bu ne lahana bu ne turşu dedirtircesine…

Avrupa Birliği belki de tarihin en büyük banka soygununu yaptı yapacak. Güya Rusların kara paraları hedefleniyormuş. Peki ama masum mevzuat sahiplerinin suçu ne? Düşünün. Yıllarca çalışarak kazanç elde edip, devlete vergi vereceksiniz. Vergilendirilmiş kazancınızdan yaptığınız birikimleri kaçırmayıp ülkeniz ekonomisine katkı olsun diye yurt içi bankalara yatıracaksınız. Ne var ki bir sabah kalktığınızda yıllardır biriktirdiğiniz paranın yüzde bilmem kaçının buharlaştığını öğreneceksiniz. Daha da kötüsü bunun şatafatlı törenlerle girdiğiniz hatta bir ara, dönem başkanlığı yaptığınız bir Avrupa Birliği önerisi olduğunu öğreneceksiniz.

Empati yaptığımda Kıbrıslı Rumların ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını tahmin edebiliyorum. Her halde Sezar, Brütüs tarafından bıçakladığında da bu kadar hayal kırıklığına uğramıştır. Onları anlıyorum da Avrupa Birliği’nin kendi ayağına kurşun sıkışını anlayamıyorum. Yani “böyle bir uygulama müktesebatın uygulandığı bir AB devletinde yapılabiliyorsa , AB üzerindeki bankalardaki hiçbir mevduatın güvenirliği yoktur” demek değil midir?. “Bu da uzun vade de ekonomik bir topluluğun yıkımı anlamına gelmez mi?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tabii ki ben ekonomist değilim ve bu soruların cevaplarını ekonomistler verecektir ama standart sade bir vatandaş olarak da kendi düşüncemi söyleyebilirim: “Yaşananlardan sonra, param olsa asla bir AB bankasında yatmasını istemem, AB ülkelerinin bankacılık sistemine kolay kolay güvenmem.” Bireyin bu güvensizliğinin yaygınlaşmasının AB ekonomisini uzun vadede olumsuz etkileyeceği kesinken bu kararın nasıl alındığının izahını doğrusu merak etmiyor değilim.

Başta da yazdım. Standart vatandaş bakış açısıyla bakıyorum olaya. 2004 yılında düzenlenen “Annan Planı” referandumunda “evet” oyu kullandığımı herkes bilir. Açıkçası evet oyumu vermemin en büyük nedeni bir medeniyet projesi olarak gördüğüm Avrupa Birliği’ne katılma arzumdu. Meğer o zamanlar bize gösterilen “Havuç” gerçekten zehirliymiş. Bize değil ama komşulara yedirdiler ve sonuç ortada… Tevekkeli değil de o zamanlar etrafımızdaki AB Vatandaşı İngiliz dostlar “Aman ha! Aklınız varsa Avrupa Birliği’ne girmeyiniz” diye söylem çekiyorlardı. Demek ki AB de aynı ABD gibi, sadece belli bir sınıfın koruyucusuymuş.

Bu arada bir çift sözüm de bizim milliyetçi şoven arkadaşlarımıza olacak. Rumların şimdiki durumlarına sevinmeniz tamamen abes ve iştigaldir. Ne kadar kötü görünürlerse görünsünler, bizden iyidirler. Zaten bunu “Troyka” ya “Oxi” çekişlerinden anlayabilirsiniz. Kaldı ki onların başına gelenlerin kat ve katını biz yaşadık ve yaşıyoruz. Bankalarda yatmakta olan Kıbrıs Liralarının otuz altıyla çarpılması ve daha sonraki bankaların batışını bir kenara bırakın. Türk lirasına geçtiğimiz 1975 sonrasını anımsayın lütfen. Türkiye’nin yaşadığı enflasyon nedeni ile her üç beş ayda bir yaşanan yüzde yirmi beşlerin üzerindeki devalüasyonlarla, bankada yatan paranızın, emeğinizin karşılığı maaşınızın, çalışmalarınızın ürünü gelirinizin nasıl eridiğini hatırlayın bir zahmet.

Unutmayın komşunuzdaki sıkıntı ister istemez sizi de etkiler. Rusya veya İsrail’in ülkeye resmen girme arzusu ile yapacakları atraksiyonların ortamı germesini bir kenara bırakalım, en azından artan işsizlik nedeniyle Güney’de çalışanlarımızın kısa vadede iş kaybına uğrayacağı da kesindir. Bu dahi bizim ekonomimizi olumsuz etkiler.

İşin ilginç yanı ise, sonunda, nasıl bir karar alırlarsa alsınlar, nasıl bir uygulama içine girerlerse girsinler, bizden daha iyi olacaklarıdır. O zaman, bugün komşularla eğleşenler ne diyecekler acaba?

Rumlar, AB önerilerine, tüm çaresizliklerine rağmen onurlu bir duruşla önce “Hayır” dedi. Esas mücadele sonra başladı. Komşular “B” Planlarını çalıştırabilecek, Meclislerinden yasal düzenlemeleri yaparak Troyka ve IMF önüne yeniden gitti. Avrupalılar daha ılımlı yanaşmak durumunda kaldılar. Zaten aralarına aldıklarına çoktan bin pişman oldukları Kıbrıs’ı cezalandırmak için başka yollar bulmaları gerektiğini farkına vardılar. Bu aşamada sertleşmenin kimseye faydası olmayacağını anladılar.

Rumların Ruslara yaklaşmasına da hem ABD hem AB izin vermeyeceği zaten belliydi. Bu nedenle de uzlaşı sağlanması doğaldı. Ehven-i şer bir anlaşma oldu ama bence Rumlar ilk anlaşmaya “Hayır” diyerek tam bir sosyal çöküşten geri döndüler. İkinci bir anlaşmayla en azından yüz bin Euro altındaki mevduatlarını kurtardılar. Onur mu , realite mi derken ikisi arası bir nokta bulundu…

Bu arada çevremizde de sürpriz gelişmeler yaşanıyor. Baksanıza iki yıldır gerilen İsrail-Türkiye ilişkileri her nasılsa tamda Obama’nın Tel Aviv ziyareti sırasında, Netenyahu’nun sürpriz özür dilemesi ile normalleşmeye başladı… Belli ki küçük Kıbrıs’ın düştüğü durum etraf coğrafyayı da bayağı etkileyecek… En önemlisi bu aşamada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tutumu ne olacak? Zira coğrafyanın güçlü aktörü şimdilik “şaka gibi” açıklamalar dışında bir şey yapmadan bekliyor. Ama bu hiç yapmayacak diye algılanmamalıdır. Orta Doğu’nun yıldızının da mutlaka söyleyecek yapacak bir şeyi vardır, olmalıdır… Hep bunları bekleyip göreceğiz…

 

Anlayamadıklarım
Anketler gösteriyor ki yeni belediye başkanımız en fazla yüzde otuz beş oy alarak seçilecek. İyi güzel hoş da halkın yüzde altmış beşinin desteğini almayan bir başkan LefkoşA’yı nasıl kurtaracak? Bende bunu anlamadım… 

Haftanın fıkrası

Merkel, Obama ve Anastasiadis ölmüşler ve doğruca cehenneme gitmişler.
Bir gün bayan Merkell “Ben Almanya’yı çok özledim. Almanya ile konuşmak istiyorum. Bakayım ne yapıyor herkes” demiş. Telefonu açmış ve 5 dakika konuşmuş ve sonra da dönüp
-Şeytan borcum ne? demiş. Şeytan:
-5 milyon dolar, diye cevap vermiş. Merkel vakur bir edayla, derhal bir çek yazmış ve geçmiş koltuğuna oturmuş.
Obama, buna fena içerlemiş ve başlamış bağırmaya:
-Ben de, ben de özledim ABD’yi. Ben de herkes ne yapıyor, bilmek istiyorum, demiş. O da telefona sarılmış ve 2 dakika konuşmuş ve telefonu
kapatmış ve sormuş şeytana:
-Borcum ne kadar? Şeytan:
-10 milyon dolar, demiş. Obama çok bozulmuş ama o da bir çek yazmış ve geçmiş sandalyesine oturmuş.
Anastasiadis, onları çok kıskanmış, bas bas bağırmaya başlamış “Efkaristo barabolo, sıra bende, sıra bende! Ben de Kıbrıs’a telefon açmak istiyorum. Bakanlarımla, Parlamento’daki herkesle konuşmak istiyorum, demiş. Kıbrıs’ı aramış ve yaklaşık 20 dakika konuşmuş, konuşmuş, konuşmuş
Sonra da şeytana sormuş
-Benim borcum ne şimdi? Şeytan:
-20 dolar, demiş. Anastasiadis şaşırmış;
-Yirmi dolar mı? O kadarcık mı? demiş. Şeytan cevap vermiş:
-Evet. Eğer bir cehennemden diğerini ararsan, şehir içi konuşma olduğundan çok yazmıyor…

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam