06 Aralık 2016

AŞKSIZ BİR DÜNYANIN AŞIK ÇOCUKLARI

Haber İçi Üst

“İçinden, düşünden bir şey tut” dendiğinde “en çok aşk tutan”, bir yenilgiden ve bir yanılgıdan yeni dönen çocuklarıydık yaşamın. “Barış” diye-diye barışamamıştık ne hayatla ne de kendimizle. Becerememiştik ne barış yapmayı ne de sevdiğimiz şeyler uğruna savaşmayı.

Başucumuza üşüşen leş kargalarını, tellerimize tüneyen uğursuz baykuşları kovamamıştık ne yapsak. Bütün işaretler hep kötü haberlere, bütün aşklar ise altı oyulmuş ada yalnızlığına çıkardı. “Tek başına sokakta yürürken çok kalabalık” olan insanlarımız azdı bizim. Akıntıya yürek çeken şiirlerimiz kül rengi bir akşamda terk etmişti buraları. Gri vedalar akıyordu paçalarımızdan. Sündürmelerimizde içtiğimiz kahveler melun melun bakıyordu yüzümüze. Artık kahvelerimizden de ayni tadı alamaz olmuştuk. Kimimiz “Con”cu, kimimiz “Oza”cı, bazımız “Sultan”cıydık. Hatta ithal Mehmet Efendi’lerimiz bile pişiyordu cezvelerimizde…

En çok şarkıları özlüyor olmuştuk. Hani eskide kalan, ölümsüz aşkları anlatan… Bir meydanın en zor yerinde kalakalmıştık. Bir de bir meydanın en tenha yeri vurmuştu şiirlerimizi tam kalbinden. Şimdi meydanlar ve meyanlar gücün yetmediği bir tenhalıkla baş başaydı. Tiz bir sestik biz, nefesimiz yetmemişti ne savaşa, ne yaşama. Aşksız bir yaşamın oksijensiz çocuklarıydık. Diyaframımıza bildik korkuları doldurur, çeşmelerimizden gelen kireçli sulardan daha zararlı olduğunu bilmezdik bunaltıyla midemize doldurduğumuz mutsuzlukların. Çeşmelerimize arıtıcı takardık da ruhlarımızı arıtamazdık ne yapsak…
Sevmenin dayatılmış işkencelerden uzak olduğunu öğrenince yeniden doğabildiğimizi reddederek çekildiğimiz mevzilerimizde düşlerimizi kaybediyorduk kan yerine… Düş kaybından ağır yaralıydık… Yoğun bakıma ihtiyacı vardı ruhlarımızın. Aslında en çok da aşklarımızın.

Aşksız bir dünyanın aşka meyilli çocuklarıydık. Mevzilerimizden çıkmayı bilmezdik. Ya taarruzdaydık, ya da savunmada. Ordularımız emrimize hep hazır tutardık. Silahlarımız da hazırdı, stratejilerimiz de. Kıvrak zekalarımızı aşk oyuncuklarına kullanır olmuştuk. Ya Şahtık, ya da Mat. Unutmuştuk oyun bitince şahın da, piyonun da ayni kutuya konup yerine kaldırıldığını!

Sevişle savaşı karıştıran, şiirleri Facebook’larda ucuzculara peşken çeken aforizmacıların yalancılarıydık. Bir kitap dahi okumadan felsefik sözleri tüketen baştan savmacılardık. Ezberci aşk kuralcılarıydık hafifmeşrep anların. “Yorumlayamadığımız” bir yaşama her gün “comment”lerle başlardık. Dost gülümsemesini mumla aradığımız bir zamanda binlerce “friends”imiz bile vardı. Şarkısız ve şiirsiz günlerimizle durmadan şarkı paylaşır olmuştuk yalan bir dünyada. Koca bir yanılsamanın ortasında git gide yalnızlaşan, yalnızlaştıkça da siber umutlara tutunan bir dönemin sahte paylaşımcılarıydık. Kuru gecelerde uyuklayan, ayazda kalmış çocuklarıydık yaşamın. Hayallerimizi kapı önüne süpüren, sıkıntılarımızı halı altına iten, tabuların ve tapuların garantisinde yaşan itaatkar çocuklarıydık sürgün yaşamlarımızla bu adanın. Kök saldığımız toprakları fahişeye benzeten, Afrodit gülümsemeli öyküleriydik gelenin-geçenin hesabının tutulamadığı bir adanın… Öğrenemediğimiz, unuttuğumuz, yaşayamadığımız ve hissedemediğimiz öyle çok şey vardı ki fakir yaşamlarımızın. Neye yarar şiir yazmak, okumak, şarkı söylemek, paylaşımda bulunmak:

Bir tek sev(ebil)ince insanlaşacağımızı bilmediysek hiç,

Bir insanda bütün yaşamı duyumsayabileceğimizi unutmuşsak

“Bütün şiirler senin adınla başlar” demediysek hiçbir zaman,
“Bu gökyüzü altında nefes almanın bir anlamı yok, içinde eğer sen yoksan” diyen cümleleri kurmadıysak.

Hissetmediysek “bir bozuk saattir yüreğim, hep sen de durur” diyen Turgut Uyar’ı yaşamın herhangi bir yerinde ve Kafka ile hiç ayni fikirde olmamışsak:
“Milena, hiçbir şeyin önemi yok, mektubundan başka”…

Bütün gücümüzü kuşanmış olduğumuz biz zamanda Kaptan’dan:
“Ben sana mecburum adını mıh gibi aklımda tutuyorum” sözlerini ezberletecek bir mecburiyetimiz olmamışsa,

“Bir sen varsın bu dünyada, bir de diğerleri” düşüncesi hiç geçmediyse aklımızdan,

Bir bahar günü çığlık çığlığa uyanırken doğa, sırf içinde onu barındırıyor diye dünyayı ne kadar çok sevdiğimizi düşünmediysek,

“Sokağın tavanı kadar” deyip de eksik kalmamışsa içimizdeki özlem,

“Can içinde ŞAHDAMAR”sın duygularıyla uyanamamışsak hiçbir sabah,

“Sensiz anlamı yok bu türkülerin, bu gökyüzü altında yürümenin” diyen bir eksiklik duymamışsak,

Neye yarar şiir okumanın, paylaşmanın, şarkı dinlemenin, BİR SEVİYE BİR ÖMRÜ HARCAMADIKTAN sonra?

*****************
SENİ SEVMEKTEN NE ZAMAN VAZGEÇTİM
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.

BENCİL OLDUĞUN İÇİN VAZGEÇTİM!!!

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.

Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.

FRIDA KAHLO

*******************
SORU
KUŞLAR DA GİDER Mİ BURALARDAN
GÖZLERİN EKSİLİNCE (GÖK)YÜZÜMDEN?

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam