05 Aralık 2016

AŞK NEYDİ?

Haber İçi Üst

“Nasıl olsa bir rüzgar
Bir gün onları okşar
Belirir bir işaret
Aşk ve ölüm kaldığı yerden başlar”
(Kemal Sayar)

Bir biri ardına konuşan insanlar çevresinde dönmeye başladılar. Sesler, gözler, yüzler, nefesler, kahkahalar… Başı dönüyor, bu hızlı dönüş karşısında ne yapacağını bilmez bir halde ona anlatılmak isteneni düşünüyordu… Ter içinde uyandı. Gördüğünün rüya mı, yoksa kabus mu olduğunu anlayamadı. Etrafında dönen insanların koro halinde söylediği her şey aklındaydı.
Genç adam gördüklerinin ve duyduklarının etkisi ile vücudundan önce gözlerindeki yorgun bakışlarını doğrultmak isteyen bir kararlılıkla yatmış olduğu hasta yatağından kalkmaya çalıştı. Dumanı üstünde bir terk edişin başkahramanıydı. Kendi kendine sorduğu soruların nakaratındaydı. Bu sorunun bilgili olmakla, yaşamış olmakla alakalı olmadığını öğrendiği bir düş bozumundaydı. Bir rüyanın mahallesinden bir diğerine geçerken unutmadığı ve yorumlamaya kalkıştığı o soru vardı yine aklında: “Neydi aşk?” Bu, daha çok düşüncelerinin ana fikriydi. Füruğ’un “yaralarım aşktandır” deyişinin bu durum ile bir bağı olamazdı elbette. Bu yara aşktan değil, olsa olsa sanrıdan, yanılgıdan, usançtan süzülüp gelen bir ruh haliydi. Kafasındaki sorulara belli belirsiz bir yanıt el kaldırsa da ön sıraları kapmış olan karanlıklar arasından ışığı görebilecek gücü kendinde bulamıyordu. Düşüncesi daha yarısında çürüyordu. Aklına gelen kendiliğinden gidiyordu. Daha başında beliren umut yeniden bir umutsuzluğa dönüşüyordu. Beklentiler, boşluklar, aralar, anlatılamayanlar, sanrılar, acılar, şarkılar tüm bunların hissettirdiklerinin adı olabilir miydi aşk? Bu onun için kurulması çok uzun bir cümle olmuştu. Bu cümleler dağınık halde aklından geçerken, anlamlar kendi içinde yolunu şaşırıyordu. Yarısı “olabilir” diyordu, geriye kalan kurgular uzaklardan yeni endişeler sürükleyip getiriyorlardı. Bazı kelimeler tren vagonlarının birbirinden kopması gibi bir bütünü, ahengi, tutturamadan takibi bırakıyorlardı. Kimi kelime ileriye doğru yürüyor, bazıları olduğu yerde tünüyorlardı. Yerleşik olan anlamların bildik cümleleri ise yavaşça rayı takip etmeye devam ediyorlardı. Bakışları soluk, solgun, bitkin, ışıksızdı…
Bedenindeki hareketler yaşama tutunduğu son dalın kırılarak yere çakılmasının tahribatını taşıyordu… “O olmadan” diye bir düşünce biçimi geliştireli uzun bir zaman olmuştu. Ama aklındaki “o” kimdi? Şimdi yaşadığı “o”nun nesiydi? Eskiden “o” dediği kişinin mirasyedisi miydi? “O” var mıydı gerçekte, yoksa onu kendisi mi yaratmıştı? Gözleri, saçları, elleri, insan bedeni, sesi, soluğu olana bir ruh yükleyerek kendisi mi “o”nu görmek istediği şekle sokmuştu? Yoksa kafasında yaşattığı bir hayalin yerine geçerek ona halüsinasyonlar yaşatan bir şakraban mıydı O? “O kendini biliyor” denilen ucuz sözün adresiydi belki. Yaşanan anın, hissedilen acının tek tanığı insanın kendisi değil miydi? O neyi bilebilirdi ki? Yoksa “O” bir oyuncu muydu? Dar ve çıkmaz yollara sapan bir koşucu muydu? Sonunu bilmeyen bir şiiri bile bile okumaya girişen miydi? Sahi kimdi o? Soğuk kış gecelerinde gelmeyen, sıcakta serinletmeyen, o hayalin anımsatıcısı mıydı? Gerçek olmayan bir yansıması mıydı romanlardaki kahramanlarının? O kendini nasıl bilebilirdi? Herkes kendi hissettiğinin bilginiydi. Herkes kendi bilmişliğinin bilirkişisiydi. Yoruldu… Bu hesap ona fazla gelmişti. Neyi bilip, neyi bilemediğini şaşırdı. “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” diyen şarkı onda alışkanlık mı yapmıştı acaba? Düşünce biçimine etki mi etmişti? Düşüncesine mi düşürmüştü onu? Aşksa eğer uğrunda ölünmeli miydi? Gözlerindeki o derin yalnızlığı derin karanlığı bir silah gibi doğrulttu duvarlara. Terk edilmiş bakışlarını geceye kusmak istiyordu. Bu bakışların karanlığından korkuyordu. Bir ışık yakmak istiyordu bu köhne duygulara. Oturduğu yatakta rahatsızca kımıldadı. Bakışlarındaki kırıklıkla etrafındaki her şeyi sanki kesebilirdi. Elini karanlığa doğru uzattı, karanlığın gözlerini oymak istiyordu. Kaybettiği şarkıları arıyordu. Yüz kere, bin kere dinleyerek, tüm sözleri ezberlemek ve onları sıradanlaştırmalıydı. “Acıların eskimesi gerekir” diyen o dostu dinlemek istemiyordu. Eskitmeden kesmek istiyordu. Elini uzattığı yerde eline bir şey çarptı. Bu, yatağının yanındaki komodindeki not aldığı ajandasıydı. Düşmüş bir uçağın kara kutusu nasıl ki sonradan düşüş nedenini ve anlaşılmazlıklarını ele verirdi, bu defterin içinde de kendi düşüşünün kanıtları bulunacaktı. Hastalık veren bir urun sökülüp atılması gibi bu defterdekileri tükürüp içindeki hastalığı defetmek için bir güç diledi Tanrıdan. Defterini açtı, dokunduğu her sayfada bir cerahatlı mektup vardı. Eskilerin anımsatıcısı, eskinin eskide kaldığının acısı, eskinin yenilenemeyen kanıtları vardı. Geriden gelen bir mektup ulaştı avucuna. Kendini anlattığı mektuptu bu:
“Düşünüyorum. Aşk denen eskimiş kelimenin açıklaması nedir? Gerçekleşmemiş bir hayal mi, hani şu Halil Cibran’ın bahsettiği türden bir hayal? “Bir hayali gerçekleştirmişseniz, onu kaybetmişsinizdir” diyordu Halil Cibran. Yani ona ulaşılsa, tüm cazibesini ve önemini yitirecek mi benim için? Veya dönüp dönüp yeniden ona gelmem, Freud’un fiksasyon ve regresyon dediği takılma ve geri dönüşlere benzer bir sürecin tekrarı mı?
Bir açıdan ne kadar mantıklı görünüyor değil mi? Hem, psikanalize göre bilinç düzeyine çıkarılan bilinçdışı bir süreç, kendi ürünü olan semptomları da sonlandırırdı. Ama bu olmuyor. İçim neden hala bu kadar acıyor? nedir aşk? Rainer Maria Rilke, aşk için, “içindeki ateşi söndürmeden taşıyabilmektir” diyor. İlk bakışta şaşırtan bir ifade. Aşk ateşi acı veriyor ve aleviyle ruhu yakıyorsa, neden onu söndürmemeli, neden küllenip gitmesine izin vermemeli? Bu durumda aşk, insanın kendi eliyle sürdürdüğü ruhsal bir hastalık olmaz mı ve dolaylı olarak Freud’u haklı çıkarmaz mı? Hayır! Aşk insanı yakıp kavursa da, bir hastalık olamaz!
İnsan içindeki aşk ateşinin sönmesine izin veremez, çünkü içinde yanan bu ateşte sadece sevdiği kişi değil, bir birlik halinde bizzat kendisi de vardır. Ve o ateş, kimliğinin, kişiliğinin ve Varlık macerasının bir remzi ve sembolü haline gelmiştir. Bu sembolün kaybı, insanın dünya mecrasında yönünü kaybetmesi anlamına gelecektir. Çünkü insan, kopup geldiği mutlak birliğe özlem içindedir sürekli, ve aşk mutlak birliğin mikro alemdeki bir simülasyonu, gerçekçi bir kopyasıdır. Böylece o kaderine götüren yolu (ayrı da olsa) birlikte yürüyeceği insanla eşleşmiş olur. Ve bu eşleşme çoğunlukla irrasyonel ve rastlantısaldır.
Aşkın ontolojik açıklaması bu olmalı bence. Bu durumda Rilke’nin sözünü şöyle değerlendirmek gerekiyor. Aşk, evet insanın içindeki ateşi söndürmeden taşıyabilmesidir, fakat sönüp giden şey de gerçek aşk değildir, çünkü insan böyle bir kaybı göze alamaz. Ne kendisi, ne sevdiği için.
Peki sevgilinin yeri neden doldurulamaz? Neden insan bütün suretlerde onun yüzünü, bütün seslerde onun sesini arar durur?
Bana göre, kalbin kapısı gerçek anlamda bir kere açılır. Onu açan kişi, o kapının hem kilidi hem anahtarı haline gelmiştir. Ayrılık söz konusu olmuşsa, sevgili kendinden başka kimsenin dolduramayacağı bir boşluk bırakmıştır geride. Ne kadar kusursuz olursa olsun başka hiç bir anahtar o kilidi çeviremez artık. Belki ürkütücü, ama aşkın gerçekliği kadar geçerli!”
Yeniden aynı kabusu görmek istemiyordu. Kimsenin aşk tanımına ihtiyacı yoktu. Bütün dillerini, şifrelerini, ezberlerini, küfürlerini, tekrarlarını, gidişlerini, dönüşlerini bu hastane odasına gömmek ve iyileşmek istiyordu. Buradaki bu hastalık gömleğini çıkarıp atmak ve yeni bir renge doğru yol almak için kendini dinlemeliydi. Bu düşünceler içinde kapısı açıldı. Kendisini günde birkaç kez kontrole gelen doktoruydu yine. Daha doktor merhaba demeden, genç adam, doktora seslendi: “Serumumun içine biraz iyilik kat doktor, damarlarımda dolaşan bir ismin yarattığı etkiyi söküp atmak istiyorum.” Doktor, yüzünde dostça bir ifade ile baktı hastasına ve devam etti genç adam “sahi doktor, neydi aşk, anımsıyor musun?”. “Hiç unutmadım ki” dedi doktor, gözleri bulutlanarak. Yorgun ve bitkin yüzünde zayıf bir ışık kırıntısı gezinen genç adam devam etti: “aşk, yaşatmaktır doktor bey!. Aşk yaşadığını hissetmektir. Aşk için yaşamalı, aşk yaşatmalı, aşk o zaman aşktır!” Genç adam mektubunu elinden bırakıp yüzünü duvardan yana döndürdü. Doktor ışığı uyku moduna getirerek kapıdan çıkmak için yürüdü. Genç hastası ise doktorla, aslında kendi kendisiyle konuşmaya devam etti: “Ben bütün hayatlardan geri kaldım doktor bey. İlaçlarınız, şoklarınız düzeltmiyor karnemdeki kırıkları. Ben aşk-ı bekalardan sınıfta kaldım. Ve onların yüreğinde ne merhamet, ne aşklar. Bilmiyorlar onlar kalbi kırık bir çocuğun tarihi nerden başlar.”(*)
İlaçlarını, reçetelerini, tahlillerini, teşhislerini de al giderken doktor. Ben bir ur söküp attım içimden. Adına aşk dediğim hastalık istila ederken hücrelerimi, gönüllü teslim oldum kendime. Doktor, iyileşmek için yatağına, yorganına, serumuna ihtiyacım yok . Ölüm değil yaşamdır seçtiğim.. Aşk neydi doktor? Söylesene. Aşk için ölmeli miydi? Ben yaşamayı ve yaşatmayı seçiyorum, aşk ile…

——————————————————————————————-
(*) Kemal Sayar-Otoyol Uykusu kitabından.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam