08 Aralık 2016

“A Kent’Annos”

Haber İçi Üst

Yazacak yığınla şey varken cümlelerin, konuların birbirinden kopuk olduğunu düşündüğünüz oldu mu hiç? Memleketin, dünyanın, insanların halleri… Ne cinnet bir yaşam bu! Aman Tanrım! Sadece bugün 3 mü, 4 mü, -tam emin değilim- intihar vakası vardı Kıbrıs’ın gündeminde. İnsanlara neler oluyordu? Her birinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir dramı vardı ama payda aynıydı. Kıbrıs’ta alışık olmadığımız haberlerdi bunlar. Kıbrıs, ada olmasından da kaynaklanan içe kapanıklıkla, bir de kuzey tarafının izolasyonlar altında insanlarının yaşamıyla geldikleri bu cinnet noktasında aklıma geçen hafta bir dergide rastladığım Sardunya adası geldi.
Uzun yaşamlarıyla nam salan Sardunyalıların en büyük özelliği sakin, stressiz yaşam şekilleriymiş. Huzurlu yaşamları, şarapları, Akdeniz mutfağı ile 100 yaşlarına kadar yaşayan Sardunyalılar yüzyıllık meşe ve zeytin ağaçlarının serinliğinde sürdürüyorlar yaşamlarını. Şimdi bu cinnet adada yaşarken özledim bir başka adayı. Kaçmak deyin, usanmak deyin, korkaklık, bencillik deyin, ne derseniz deyin. Granit dağlarına bakarak cannonau şarabını yudumlamak ve yanında pecorino peyniri yemek istedim. Ben bu adaya aşıkken, bir başka adayı hayal ettim…
Evet güneşin en güzel doğduğu bu ülkeden yorulmuş bir vaziyetteyken Sardunya adası beni düşlerimde alıp götürdü. Ne olamayacağımı anımsatır gibi çizdi kalbimi. Oristano şehrinde yapılan Sartiglia Karnavalı’na gitmek istiyordu ruhum. Kaybettiğim şiir yüzlü insanların izini sürmek istiyordum. Daha geçen hafta Tatlısu’da çok güzel ağırlandığımız bir yerde şiiri kaybetmiş olduğum hissi sarmaladı beni.
Sardunyalılar birbirlerine “A Kent’Annos” diyerek dilekte bulunurlarmış. Bu, “100 yıl yaşayasın” dileği onlar için normal sayılırmış. Bizde genç yaşlarda kanserden, kazadan, intihardan ölen insanları düşündükçe 100 yıllık yaşamın nasıl da lüks bir dilek olduğunu bile bile yazdım bu sözü. Aslında onları anlamaya çalışarak. 100 yıl yaşamayı ister miydim ki? Kaliteli, huzurlu, sağlıklı bir yaşamsa neden olmasındı. Hem de insanların uzun yaşadığı bir yerde. Yani sevdiklerini tek tek toprağa vermeden, yaşamak… Güzel olabilirdi… Yüzyıllık zeytin ağaçlarının altında dolu dolu bir yaşamın şiirini dinginlikle yazabilmeyi denemek isterdim, evet.
Festivallerle yoğrulmuş ve yorulmuş biri olarak binlerce sembolün ve sihrin, umudun ve acının karnavalı Sartiglia’da bulunmak benzer miydi buraların festivallerine diye sormadan edemedim kendime. Yerlere dökülen saman ve kumlarla zenginleştirilen bir karnavalın o duygu yüklü insanlarıyla birlikte olmak nasıl bir şey olurdu? Çeşit çeşit maskeleri takmak ya da. İçimin hallerinde maskeleyemediğim yığınla düşünce, an, anı birikmişken ve etrafımı süslü maskelerle döşeli suratlar kaplamışken hangi festivalde şiiri arayacaktım ki burada? Kıbrıs’ta. Kebap kokuları arasına sinen ve aslında şiir taşımayan insanlarla şiirin ne kadar uzakta olduğunu bir tokat gibi hissetmek hangi karnavalın etkinliği olacaktı bana?
Hayallerimin dönüp geldiği yerdi yine, aşkla bağlı olduğum bu canım ada. Adam… Yaram… Huzursuzluğum, stresim, baş ağrım. Hapishanem, tutsaklığım, umudum, tutkum… İki ada arsındaki yollar düşüncemde birbirinden zıt istikametlere doğru yol aldılar. Bir hayallik dahi olsa unutmaya çalıştığım siyasi yarışları, pahalılığı, yozlaşmayı, intiharları yeniden anımsadım. Aslında bir süreliğine cennet adamın Sardunya gibi neden olmadığını sorguladım kendi kendime…
Gezindim, durdum geldim adama… Kendi yerime, yurduma. Ruhum, alıp başını gitmek istiyor. Belki Sardunya’ya… Şiiri aramak, aşkın o kutsal varlığıyla kuşanmışken, gitmek, yürümek ve aramak istiyorum kendimi. Sıkışıp kalmış gibiyim kapı aralıklarında. Aynı sözler, yüzler, cümleler koşuşturmacasında ezberlediğim ve korktuğum dar bir kalıbın mengenesinde dişlilerin arasında ezilmemek, çiğnenmemek ve yenilmemek için çabalıyorum…
Bir ada düşledim, uzaklarda, insanları huzurlu yaşadığı…
“A Kent’Annos” dostlar.
Hayatlarınızdan huzur eksilmesin…

***

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

TÜM SÖZLERİM EKSİKTİ,
TÜM DUYDUKLARIM YAVAN
İÇİMİN DEĞİŞKEN HALLERİ VARDI,
HİÇBİR ZAMAN TAMAMLANAMAYAN…
HANGİ ÇİÇEĞE DOKUNSAM DÖKÜYORDU YAPRAKLARINI…
KİME BAKSAM TANIDIK BİR YABANCIYDI…
YENİLENEMEYEN BİR ZAMANDI YAŞADIĞIM,
KUTLAYAMADIĞIM…

Ne yazmakla tamamlayabildim yaşamla aramdaki eksikliği, ne de şiirle çıkarabildim içimdeki kuyudan sözlerimi. Nereye kırdımsa direksiyonumu orası olmadı hiç gideceğim yer. Hep
“başka türlü bir şeydi benim istediğim
ağacı başka, kuşu başka, tadı başkaydı…”
Ne Mağusa anlayabilmişti beni, ne de Lefkoşa… Hangi yüze baksam gözbebekleri hep benden uzaktı. Örseleniyor ve soluyordu içimin yediveren gülleri. Hangi sokağa çıksam, hangi yola sapsam sözcüklerim un ufak oluyordu. Mahallelerim hep tenha ve çocukluğumdan kalmaydı. Akşam olunca şaha kalkan özlemler, perdelerin tüllerine gizlenen birer toz gibiydiler…
Şarkılarım vardı birer ağrı kesici olmaktan öteye gidemeyen. Kitaplığımdaki bütün kahramanlar yerli yerindeydiler, rahatsız… Yeni baştan bir öyküyü kuramayacak kadar tüketilmiş bir dünyanın çocuğuydum, bildik kutlamalara aşina. Bir kabullenişin yorgunluğu vardı romanlarımın içinde. Bir de eskisi gibi olamamanın verdiği garip yalnızlıklar. Her şey çok bildik ve çok tanıdıktı. Şükrü Erbaş’ın dediklerini ezberleyeceğim yılların sonuna gelmiştim:
“Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz
Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz…”

Değişiyordu her şey ve yenilen, yenilenen zamanlardan geçiyorduk. Kutlamalar birer ezberlenmiş mönüydüler, hiç biri ne bir şiire ne bir şarkıya kapı açamıyordu. Bir akşamüstü üşümesinde yerlerde şangur şungur paketlenmiş anlar savruluyordu. Bir hediye paketine boşlukların doldurulması kadar bir sürede kutlanıyordu yeniliklerin gelişi… Diğer her şey kolayca çürüyordu. Bir nihavent şarkıydı şimdi geçen anlar.
Artık anlıyordum, Özdemir Asaf’ın dediği gibi ‎”Durduğum nokta yerinde durmuyor”du…
Ne kadar biriktirdiğim eskimiş kelime ve cümle varsa yakmalıydım sanki. Daha doğrusu cümlelerimin içine gizlenen yaralarıma pansuman yapmalıydım. Omuzlarıma yük bindiren tüm söylenmemişlerle hesaplaşmalıydım. Yeni bir şey söylemek için kendi yolculuğuma çıkmalıydım… Mevlana’yı biraz daha anlamak için bir kaç fersahlık yol almalıydım:
“Her gün bir yerlerden göçmek ne iyi,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti cancağızım ne varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

***

Zamana Kazılanlar

Eski bir kadınsın sen,
aşkı öğretmek için tekrar tekrar dirilen…

Cezmi Ersöz
***
Yineliyorum
hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam
çünkü hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın
insan nasıl direnir başka
hiç unutma!!!

Turgut Uyar
*****
İnsanlarda tek güzel kanun,
suyu ışık yapmaları,
düşü gerçek yapmaları,
düşmanı kardeş yapmalarıdır…

Paul Eluard

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil