Sevgililer Günü yazısı: Kıbrıs’ta yaşanan tutku dolu mitolojik aşk hikayeleri


Hasan Karlıtaş

Aşk ve Güzellik tanrıçası “Afrodit”,  mitolojiye Kıbrıs’ın veya mitolojinin Kıbrıs’a sunduğu en değerli ve ölümsüz armağandır. Bu sebepten dolayıdır ki, tanrıçası aşk ve güzellik olan adada yaşamak, çok büyük bir ayrıcalıktır. Afrodit,  eşsiz güzelliği yanında, yaşadığı aşkları ve geride bıraktığı söylenceleri ile de mitoloji dünyasının en alımlı ve aynı zamanda en fettan tanrıçası olarak kabul edilir. Olympos Kültünde Kıbrıs’ta doğduğu ve yaşadığı belirtilen tanrıça, Yunan mitolojisinde Afrodit, Roma mitolojisinde ise Venüs olarak anılır. İmparator II. Claudius döneminde, Roma’da erkekler sadece askerlik yapmalı evlenmemelidir,  yasağına rağmen, birbirini seven çiftleri, gizlice evlendiren Aziz Valentine, sevgililerin kutsal azizi olarak kabul edilir. Bu durumun öğrenilmesi ile birlikte, Aziz Valentine, yasağı uymadığından dolayı, imparatorca tutuklanır ve sopa ile dövülerek, 14 Şubat 270 tarihinde öldürülür. O günden bu yana, kutlanan, 14 Şubat Sevgililer günü (St.Valentine’s Day ) günümüze kadar ulaşmış bir gelenek halini alır. Aşkın yanan ateşi, her zaman mutluluk getirmese de, Sevgililer Günü’nü fırsat bilerek, Kıbrıs’ta yaşanan “Afrodit’in en büyük aşkı Adonis” ve “Kral Pygmailion ve Galathea” mitolojik söylencelerini bu hafta sizlerle paylaşmak istedim…
                         
Afrodit’in en büyük aşkı “Adonis”
Dünyanın en güzel tanrıçası ölümsüz AFRODİT ve Dünya’ya gelen en yakışıklı erkek ölümlü ADONİS’in,  Kıbrıs ile bağlantılı bir mitolojik söylenceye konu  olmaları onları daha anlamlı ve ayrıcalıklı kılar.
Mitolojik
söylenceye göre, Kıbrıs Kralı Kinyras’ın, Myrrha (Smyrna) adında, güzelliği dillere destan bir kızı vardır. Babası bir gün saraydaki dost toplantısı sırasında kızının, güzellik tanrıçası Aphrodite’ten daha güzel olduğu sözünü ağzından kaçırıverir. Saray çevresinin söylediğine göre, bu sözü duyan tanrıça Aphrodite; öcünü almak üzere Kral Kinyras’a ve hiçbir şeyden habersiz kızına aşk kıvılcımları gönderir. Bunun üzerine Kral Kinyras; kızının dadısını armağanlarla kandırarak, büyünün etkisi ile birçok kez (söylenceye göre on üç kez), geceleri kızının yatağına girer. Ancak sonunda kızının kendinden gebe kaldığının ayırdına varan kral; utancından ve korkusundan ormana saklanan gebe kızı Smyrna’yı öldürüp bu utancı temizlemek için, onu her yerde aramaya ve aratmaya başlar. Kıbrıs Prensesi myrna, kurtulmak için tanrılara yalvarır. Durumuna acıyan Zeus, Smyrna’yı İzmir’de bir mersin ağacına dönüştürerek bu kötü durumdan kurtarır. İzmir’in ismi Smyrna’dan gelmektedir. Ağaca çevrildiğinde  gebe olan Kıbrıs prensesi,  dokuz ay sonra ağacın gövdesini kırarak oğlu Adonis’i doğurur. Tanrıça Aphrodite, ağaç gövdesinde bulduğu Adonis adını verdiği bu güzel bebeğin tüm bakımını üstlenir ve ona sahip çıkar.
Büyüyüp serpildiği zaman, çok çekici ve yakışıklı bir erkek olan Adonis’i paylaşamayan Afrodit ve yeraltı tanrıçası Phersophene’nin kavgasından sarsılan tanrıların dağı Olympos,  Tanrıların Tanrısı Baştanrı Zeus, Adonis’in 6 ay yeraltı tanrıçası Phersophene ve 6 ay da Afrodit ile birlikte olması şeklinde karar vererek bu kavgayı sonlandırır.  Adonis yeraltından yeryüzüne Afrodit ile buluşmaya geldiği zaman, ilkbahar’ın etkisi ile doğanın bereketlendiği, canlandığı renklendiği, ayrıca toprak ve su’nun uyanıp insanlığın sevgiye, barışa ve üretime susadığı umut ayları başlamaktadır. Bu muhteşem güzelliklerin  sunulduğu  bir dönemdir. Yaşanan etkileyici, dokunaklı ve büyük Afrodit ve Adonis aşkından sonra, Adonisin yeraltına inişi ile birlikte doğa sararıp solar ve 6 ay hüzünlenip yas tutmaya başlar. Afrodit Mevsimleri bile değiştirmiştir.
                    
Adonis’in kanı,  Afrodit’in gözyaşları
Kıbrıs
adasında, mevsimlerden İlkbahar yaşanırken, günümüzdeki ismi Dali köyünde Afrodit ile buluşmak ve sevişmek için hazırlanan Adonis, en sevdiği uğraşı olan av tutkusu ile vakit geçirirken, bir yaban domuzu karşısına çıkar. Onunla uzun ve çetin bir mücadeleden girişen Adonis, yorgun düşer ve kasığından ve vücudunun çeşitli yerlerinden ağır yaralanır, tüm acılarına ve akan kanına rağmen Adonis, Afrodite ulaşmak için çabalar ancak buna gücü yetmez ve tabiatın örtüsünün hareketlenmeye başladığı bir dönemde bedenini daha fazla taşıyamaz ve yere yığılarak son nefesini verir. Adonis’in ömrü bir çiçek kadar kısa olmuştur. Kıbrıs’ta yaşanan bu büyük aşk, hazin bir o kadar da  trajik bu son ile biter. Bu zamansız ve genç ölümü kabul edemeyen, Afrodit gözyaşlarına hakim olamaz. Acı içerisinde haykırarak hayatının baharında ölen Adonis için günlerce ağlar...
İşte bu noktadan sonra doğa, bu aşkı ölümsüzleştirmek için devreye girer. Kırmızı ve Beyaz renkteki Anemonlar çiçek açar. Afrodit’in biricik sevgilisi Adonis’in toprağa düştüğü yerde açan, doğadaki en kısa ömürlü çiçeklerden olan gözyaşı ve kanın çiçeği Anemonların, kırmızı renkte olanların Adonis’in topuğundan akan kanları, beyaz olanlarının ise Afrodit’in gözyaşlarıdır...

Tanrıçası “aşk ve güzellik” olan ada
İşte
bu yüzdendir ki, Soluduğumuz havada, yüzdüğümüz denizdeki köpüklerinde, bastığımız toprakta ve Kıbrıs’ın heryerinde çiçek açan Anemonlarda ve dağ lalelerinde bu ölümsüz aşkın izlerini görürüz.
Dünyanın en güzel, ölümsüz Tanrıçası “Afrodit” ve dünyanın en güzel, ölümlü erkeği Adonisin ruhu,  Hala daha bizimle Kıbrıs’ta yaşamaktadır.
Afrodit ve Adonis’in aşkı birçok sanatçının çalışmasına ilham kaynağı olmuştur. Kıbrıs’ta bulunan en güzel Afrodit Heykeli ise Antik Soli Krallığı’nda ortaya çıkarılan MS: 1.yy sonu 2 yy. başı Roma Dönemine tarihlendirilen 82 cm boyunda mermerden yapılmış çıplak Afrodit heykeldir.
Tanrıçası Afrodit olan Kıbrıs adasında yaşamak büyük bir ayrıcalıktır.

“Pygmalion  ve Galatha”
Asırlardır
anlatılagelen ve dinleyen herkesin ruhunu  sarmalayan mitolojik öykülerden biri de, Kıbrıs’ın Karpasia kentinin romantik kralı Pygmalion’un tutkulu aşk hikayesidir. Antik Karpasia Kenti, bugünkü Dipkarpaz köyünün  4 km. batısında,  deniz kenarında bir liman şehriydi. Hristiyanlıktan önce, Pagan dönemde kurulmuş bir şehir krallığında, M.Ö. 1050 yılından ortaçağa kadar uzanan kalıntılara rastlanır. Sahilin berrak sularına dikkatle bakıldığı zaman , derinlerde bu antik kentin  kale duvarlarını ve hüzünle boylu boyunca yatıp keşfedilmeyi bekleyen saray sütunlarını görmek hala mümkün.
İşte, Kıbrıs adasının bu en eski kentlerinden biri olan ve sonradan Karpaz yarımadasına adını veren Karpasia kentinin kurucusu efsanevi kral Pygmalion, hem mitolojik  hem de  gerçek olan bir kişiliktir.

Hiçbir kadını beğenmez, kendi yaptığı heykeline aşık  olur
Krallığında,
denize karşı muhteşem sarayında yalnız yaşayan Pygmalion , sanatçı bir kişiliğe sahipti. Mermerden heykeller yapar, sarayının her yanını donatırdı. Etrafındaki kadınları bir türlü beğenmez, hayalinde yarattığı ideal kadını, kraliçesini beklerdi. Bir gün yine bembeyaz bir mermerden ( bazı kaynaklara göre, fildişinden ) bir heykel yapmaya başlar. Günün sonunda Pygmalion karşısında muhteşem bir kadın heykeli bulur, ona akşam güneşinin son ışıkları vurduğunda, heykelden yansıyan alev alev ışıklar Pygmalion’un yüreğini tutuşturur. Pygmalion heykeli kucaklar, özenle sarayına taşır. Ona aşık olmuştur. Her geçen gün bu mermer heykel kadına olan aşkı büyür ve bu onu tarifsiz acılara boğar. Ümitsizlik içinde bu soğuk kadın heykeline sarılır… Saçını yanağını okşar, ona çeşitli hediyeler verir. İnciler, deniz kabukları, değerli taşlardan takılar, çiçekler armağan eder. Ona cevap veremeyen aşkı karşısında acı gözyaşları döker… Aşk tanrıçası Afrodit, Pygmalion’un çaresizliğini görür,bu durum karşısında  tanrıçanın da  yüreği parçalanır...Pygmalion ‘un ızdırabına son vermek ister.Venüs bayramı gelmiş, festival başlamıştır… Kıbrıslılar bu bayrama çok önem verirler ve her yıl görkemli bir şekilde kutlarlardı… Sunaklarda Afrodit’in en sevdiği kokularda  tütsüler yakarlar… Ateşler yakıp alevlerin gökyüzüne kadar yükselmesini sağlarlardı.  Yine, Afrodit tapınağına toplanan herkes Afrodit’e tütsüler yakıp, armağanlar sunup dilekte bulunurlar… Pygmalion da Afrodit’e tapınağına armağanları ile gelerek acı gözyaşları döker,  bu çaresiz aşkına bir çözüm bulması için tanrıçaya yalvarır.
Aşkın büyüsü ve mutluluk
Sarayına
dönüp mahsun ve üzgün heykelinin yanına koşar. Onun saçlarını okşar… Elini tutar… O anda bu elin mermer gibi sert ve soğuk olmadığını fark eder… Daha dikkatle baktığı zaman ise heykelin yüzüne renk, bedenine can  geldiğini  ve sevgi dolu gözlerle ona baktığını görür. Afrodit’e dualarını kabul etmiştir. Dünyalar onun olur... Yüreği tarifsiz mutluluklarla dolar… Bu güzeller güzeli beyaz tenli kadına,  süt gibi beyaz anlamına gelen Galatha adını verir. (Bugünkü Mehmetçik köyünün gerçek ismi Galatya )
Dünyanın en güzel turkuaz rengine sahip olduğu söylenen bu muhteşem koy; Pygmalion ve Galatha’nin ruhlarının hala daha burada dolaştığını hissini verir; gün batımında,  mistik bir hüzün, dingin yalnızlığını yaşar…  Asırlarca koynunda sakladığı anıların yükü altında yıpranmış… Yorgun dururken; kayalara hafifçe çarpan dalgaların sesiyle avunur gibi, ufukta kaybolan Güneşin yeniden doğacağı ana kadar uykuya dalar...
Yararlanılan Kaynak çalışmalar:  Işıl Meray, Ayşe Gökyiğit ve Azra Erhat
Not:  ‘14 Şubat’ Sevgililer Günü’nün anlamı nedeniyle, Kıbrıs’ta geçen, mitolojik iki aşk hikayesini sizlerle paylaşmak istedim... Son olarak şu mesajı vermek istiyorum;  Sevgi her şeydir; önemli olan an’ın değerini bilerek, iyi bakmak iyi görmek ve iyi hissedebilmektir... Çıkacağınız tüm yolculuklarda ‘SAMİMİ, DAİMİ ve İÇTEN SEVGİ’ her zaman rehberiniz olsun...

DİĞER SAYILAR

12 Ekim 2014
200
26 Ekim 2014
202
21 Eylül 2014
197
19 Kasım 2014
201
28 Eylül 2014
198
Havadis Gazetesi, Her hakkı saklıdır.

Design and Powered by Baba Bilgisayar