09 Aralık 2016

12 Eylül Darbesi’nden sonra okula dönemedim

12 Eylül Darbesi’nden sonra okula dönemedim
Haber İçi Üst

DENKTAŞ KÜPLERE BİNDİ… Biz, Kıbrıs Türk Petrolleri’nde üç gün müthiş bir grev sergiledik. O üç günlük grevde hayat felç oldu. Şimdiki gibi barikatlar da açık değildi. Rum tarafından akaryakıt almak da mümkün değildi. Nazım Hikmet’in şiirinde dediği gibi “şehir sustu”… Denktaş Bey küplere bindi. Beni saraya çağırttırdı. Benle birlikte yönetim kurulu arkadaşlarım da geldi. Önce bize hafiften bir baskı uyguladı. Biz bunları yutmadık tabii ve kararlı durduk.

TKP’LİLERLE BÜYÜK BİR DAYANIŞMA İÇİNDE HAREKET ETTİK… Özkan Yorgancıoğlu bizim sendikanın yönetimindeydi. Yunus Konaç bizim sendikanın yönetimindeydi. O zaman çok büyük kavgalar verdik. Oğuz Özen’i, sendikamızı ve haklarımızı yedirtmedik. Çok ilginçtir. Çok önemli anılarım var o dönemle ilgili. Toplumcu Kurtuluş Partisi ile UBP’nin koalisyon dönemiydi. Oğuz Özen arkadaş TKP’li birisiydi. Biz hep CTP’liydik. Fakat bu bir ekmek kavgasıydı. Dolayısı ile hep birlikte büyük bir uyum gösterdik.

Barış Burcu ile üniversite yıllarını ve sonrasında yaşadıklarını Lefkoşa’da konuştuk. Barış Burcu, Diş Hekimliği Fakültesi’ne Türkiye’deki terör ve sonrasında 12 Eylül Darbesi nedeniyle devam edemedi. “12 Eylül sonrasında İzmir’e geri dönmekten korktum” diyen Barış Burcu, üniversiteden koptuktan sonra Devrimci Gençlik Derneği içerisindeki çalışmalarını anlattı. Petrol İş sendikasında, sendikacı olarak yaşadıklarını da bizimle paylaşan Barış Burcu’nun dönemin Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile aralarında geçen ilginç diyalogları da bu röportaj içerisinde bulacaksınız…
Mete Tümerkan: Siyasetle ne zaman ilgilenmeye başladınız?
Barış Burcu:
Ben Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine gittim, kardeşim de orada okuyordu zaten. O zaten dernek içerisinde aktif birisiydi. İzmir Kıbrıslılar Yüksek Öğrenim Derneği. Ben o yılın Şubat ayında yapılan derneğin kongresinde birinci sekreter olarak seçildim. Çünkü gider gitmez çok aktif oldum, çok ilgi duydum.
Mete Tümerkan: Kıbrıs’tan gitmeden önce siyasete bir ilginiz var mıydı?
Barış Burcu: Gitmeden önce Nazım Hikmet şiirleri düzeyinde biraz ilgim vardı. Şiire meraklı bir insandım fakat böyle örgütlü bir mücadelenin parçası değildim. CTP o zaman vardı ama ben CTP’li değildim. Sadece Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyarak sol düşünceleri içinde geliştiren bir insandım. Ben milliyetçi dürtülerle gitmedim İzmir’e. Ama hiç bir zaman örgütlü bir sol hareketin neferi olmadım. İlk örgütlü çalışmam bizim İzmir’deki dernekte oldu. Siyasi hayatımız öyle başladı. Biz İlerici Gençlik Derneği çizgisinde bir dernektik. İlerici Gençlik Derneği o zaman Türkiye Komünist Partisinin gençlik kolu gibi addediliyordu. Ve doğrusu pek çok yerde çok cılız örgütlenmeleri vardı. Biz Kıbrıslı öğrenciler biraz daha derli toplu, bilinçli ve örgütlü durumdaydık. Kendi örgütlülüğümüzü onları örgütlemek için de kullandık.
“Ben de o çatışmanın içindeydim”
Mete Tümerkan: Nasıl yani, bunu biraz açar mısınız?
Barış Burcu:
Bir örnek vermek gerekirse Balıkesir’de epey bir Kıbrıslı öğrenci grubu vardı. Oktay Kayalp ve ben oralara çok gidip seminer verdik. Aynı zamanda İGD ile Kıbrıslı öğrenciler arasındaki ilişkinin kurulması ve birbirinin örgütlülüğüne katkı koymaları bakımından çalışmalar yapık. Türkiye’de benim kültür sanata karşı bir duyarlılığım olduğu için gerek İKÖK düzeyinde gerek KÖGEF düzeyinde kültür sanat faaliyetlerine katılıyordum. Örneğin her yaz Kıbrıs’a gelip bir takım faaliyetler yapıyorduk. Onun bir parçasıydım. 12 Eylül darbesi olduğu zaman ben Kıbrıs’taydım ve geri dönüp okulumu bitiremedim.
Mete Tümerkan: Neden?
Barış Burcu:
Çünkü, şüphelerim vardı, korkularım vardı. Aslında dürüstçe konuşmak gerekirse okulla ilgili sorunlarım da vardı. O sorunlar da yine siyasi sebeplere dayalıydı. 1 Mayıs 1977’de 39 insan öldü. Ondan iki veya üç gün önce İzmir’de afişlemede karşıt grupların bir kavgası çıktı. Çatışma çıktı, ben de o çatışmanın içindeydim. Büyük bir talihsizlik eseri bizim fakültede okuyan karşıt görüşten bir çocuk o gece öldürüldü.
“O dönem epey de dayak yedik”
Bizim Diş Hekimliği Fakültesi küçük bir fakülteydi. Herkes herkesi tanırdı. O kavganın ve çatışmanın içinde kısıldım. Çatışan taraf değildim, ama çatışan taraflardan biri olarak gösterildim. Benim ondan sonra okula devam sorunum oldu. Çünkü bizim okul tamamen karşıt görüşün hakimiyeti altındaydı. Bizim MAOCULAR dediğimiz, Halkın Kurtuluşu, Halkın Sesi’nden bir takım arkadaşlar orada etkindiler. Bayağı engel çıkardılar. O dönem epey de dayak yedik. Okula gidemedik. Sorunlar o yıllardan başladı ama 12 Eylül son darbeyi vurdu. O koşullarda dönmeyi göze alamadım.
“DGD ikinci sığınağımızdı”
Mete Tümerkan: Okula dönemeyince ne yaptınız?
Barış Burcu
:  Ondan sonra kültür sanat çalışmalarını devam ettirdim. Afrodit ve Kemik Torbaları diye iki şiir kitabı yayınladım. Devrimci Gençlik Derneği bizim o zaman ikinci bir sığınağımızdı. Orada çalışıyordum ve dernek içerisinde ilerlemeye başlamıştım. Lefkoşa ilçe başkanı olmuştum. Kültür sanat faaliyetlerimizi Devrimci Gençlik Derneği içinde de yapıyorduk. Zaman zaman bunu toplumla paylaşmak için mekan sorunu yaşıyorduk. Belediye tiyatrosu da yeni kurulmuştu. Vatandaş oyununu henüz daha yeni oynamışlardı. Eski belediye binasının altında Yenişehir’de “efkaliptoluk” diye bilinen o çemberin karşısında küçücük bir salonları vardı.
“Barış yardımına ihtiyacımız var”
Ben Yaşar Ersoy’dan derneğimizin bir faaliyeti için burayı bize tahsis etmeleri için rica ettim. Orada bir sunum yaptık, bir takım küçük skeçler oynadık. Yaşar Ersoy orada beni fark etti. Sonra aradan çok kısa bir süre geçti. Bir gece Osman Alkaş’la Erol Refikoğlu, o zaman bekardım, babamın evine geldiler ve “Barış, yardımına ihtiyacımız var” dediler. “Hayırdır” dedim, “ikinci bir oyun hazırladık Kuzeynâme diye, Yaşar’ın rolü de vardı ama Yaşar hastalandı. Ama biz duyuruyu yaptık, oyun başlıyor onun yerine birinin geçmesi şarttır, bu sen olur musun?” dediler.
“Allahtan küçük bir roldü”
“Ne kadar zamanımız var?” diye sordum, “çalışmalara ne zaman başlayacağız?” dedim. Erol Refikoğlu dönüp, “şimdi” dedi. Oradan kalkıp çalışmaya gittik. Allahtan küçük bir roldü, replikleri tam ezberleyemedim ama kartonların üzerine yazarak kulise her giriş çıkışta bir sonraki repliği gözden geçirerek oynadık. Bu benim LTB Tiyatrosuna dışarıdan katılımımın ilk adımı oldu. Ondan sonra da her oyunda oynadım. Nişanlanıp evlendikten sonra anladım ki sorunlarım daha da büyüdü. Bu arada sendikacılık rolümüz de vardı. Bütün yükler üst üste binmeye başladı ve bir yerde tiyatroyu bırakmak zorunda kaldım.
Mete Tümerkan: Sendikacılık serüveniniz nasıldı?
Barış Burcu
: Benim Kıbrıs Türk Petrolleri’ne girişim ve oradaki sendikacılığa başlamam çok enteresandır. Ben İzmir’e gidemiyordum ama 1970 darbesinde benim durumumda olan çok insanlar vardı. Hatta sınır dışı edilen insanlar vardı. Bunlar benim tanıdığım bildiğim dostlarımdı. Doktor Turhan Korun, Diş Doktoru Kuydul Turan. Bunlar 1970 darbesinde sınır dışı edilen insanlar. Acaba bunlar hayatlarını ve eğitimlerini nasıl devam ettirebildiler, nasıl bir tecrübe yaşadılar, ben nasıl yararlanabilirim diye Kuydul Turan’a gittim.
“Münhal var dediler sen de katıl”
Onun bir protez laboratuvarı vardı, oraya pratiğimi kaybetmemek için takılmaya başladım. İngiltere’de protez üzerine eğitim veren bir kuruluşa müracaatçı olmak için yazım aşamasında bana bir takım yardımları dokundu. Bir tesadüf, onun kliniğinin üzerinde Kıbrıs Türk Petrolleri vardı. Kıbrıs Türk Petrolleri’nde öyle ileri bir sözleşme vardı ki, işe alımlarda sendika işveren kadar söz sahibi ve gözlemciydi. Oradaki insanlar benim durumuma acıdı. Sağ olsun sendika başkanı Oğuz Ozan abi duyarlılık gösterdi. “Münhal var” dediler, “sen de katıl” dediler.
“Sen CTP’nin militanıymışsın” dedi
Mete Tümerkan: Katıldınız mı?
Barış Burcu:
Katıldım, 33 kişi arasında birinci geldim. Mülakatı da başarı ile tamamladım. Oradan beni Kıbrıs Türk Petrollerinde işe almalarını bekliyorum. Beni işe almaları biraz geç oldu. Bir gün Göksel Kalfaoğlu geldi. Bana “Barış Çetinkaya’ya gelir misin?” dedi. Ben onun kim olduğunu bilmiyordum. Meğer Kıbrıs Türk Petrollerinde ticaret bölüm başkanı. Beni de o başkanlık altında çalıştıracaklar. Çetinkaya kulübüne gittim. Bana, “Barış yanlış anlama benim için hiç sorun değil, ama başkaları için sorun olabilir, dürüst söylemek gerekirse sen sınavda birinci geldin, mülakatı da çok başarı ile yaptın ama bir yandan da duyuyoruz ki DGD’nin ve CTP’nin militanıymışsın, bu senin ve bizim için bir problem olmaz mı” dedi.
“Babam bize balans ayarı verirdi”
“Evet” dedim “ben bir militanım”, dondu kaldı, “Göksel bey” dedim “siz ‘militan’ sözcüğünden ne anlıyorsunuz?” dedim.” “Eli silahlı adam mı? Militanın manası o değil. Militan bir düşünceye bir ideale sonuna kadar benliği ile sahip çıkan insandır. Benim bu yaradılışımda var” dedim. “Beni işe alırsanız işime de aynı militan ruhla sahip çıkacağımdan emin olabilirsiniz” dedim. Hiçbir şey söylemedi. Çok korktum. Babama da söylemeye çekindim, çünkü babam biraz aşırı kaçtığımızdan dolayı ikide bir bize balans ayarı vermeye çalışırdı. Bunun bir gün istikbalimize engel olabileceği korkusunu ona yaşatmak istemedim. Bir kaç gün böyle korku ile yaşadım. Ama sonunda beni işe aldılar.
“İşe girdiğimde bir talihsizlik yaşadım”
Mete Tümerkan: Sonra ne oldu? Ne yaptınız?
Barış Burcu
:  Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, Göksel Kalfaoğlu’nun yaptığı hakikaten büyük bir erdemdi. Ona çok teşekkür ediyorum. Kendisi her zaman milliyetçi fikirlere sahip bir insandı. Ama buna rağmen benim gibi bir insanı o koşullarda hazmedebilmiş olması büyük bir erdemdi diye düşünüyorum. Oğuz Özen arkadaşımız sendika başkanıydı. Şöyle bir talihsizlik yaşadım. Benim tam işe alındığım dönemlerde müdür değişikliği oldu. 12 Eylül Darbesi’nin etkileri bize biraz daha sonra uğramaya başlamıştı. Ben işe 1982 Temmuzunda girdim. Çok ileri düzeyde bir toplu sözleşme vardı. 12 Eylül şartlarında Türkiye’deki Petrol Ofisi’nin, ki büyük ortak oydu, buna tahammül etmesi mümkün değildi. Türkiye’de yaptıkları anti demokratik uygulamaları bize de taşımak istediler.
“Çiçeği burnunda işçi sendika başkanı oldu”
Sendika başkanımız ve sendikamız buna karşı durunca bu sefer toplu sözleşmeye aykırı görevlendirmelerde bulunarak sendika başkanının üstüne oynadılar. Sonra da disiplin suçu işliyor diye sendika başkanını işten uzaklaştırdılar. Hatta işten atmak için disiplin kuruluna sevk ettiler. Bu arada ben yine aynı İzmir’deki serüvenim gibi, işe girer girmez sendika yönetim kurulunun as başkanı oldum. Başkan işten uzaklaştırılınca çiçeği burnunda bir petrol işçisi olarak sendikanın sorumluluğu bana kaldı. Çok zor günlerdi. Ama çok etkili ve güçlü arkadaşlarımız da vardı.
“Bir gün ben bir istihbarat aldım”
Mete Tümerkan: Kimler vardı?
Barış Burcu:
Özkan Yorgancıoğlu bizim sendikanın yönetimindeydi. Yunus Konaç bizim sendikanın yönetimindeydi. O zaman çok büyük kavgalar verdik. Oğuz Özen’i, sendikamızı ve haklarımızı yedirtmedik. Çok ilginçtir. Çok önemli anılarım var o dönemle ilgili. Toplumcu Kurtuluş Partisi ile UBP’nin koalisyon dönemiydi. Oğuz Özen arkadaş TKP’li birisiydi. Biz hep CTP’liydik. Fakat bu bir ekmek kavgasıydı. Dolayısı ile hep birlikte büyük bir uyum gösterdik. Fakat çok büyük baskılar vardı. Bir gün ben bir istihbarat aldım. TKP ile UBP’nin kendi arasında yaptığı protokole göre bakanlar kurulunda çoğunluk aranır, bu çoğunluğun içinde karşı taraftan herhangi birinin oy vermesi yeterli idi. Yani her iki partiden de ayrı ayrı çoğunluk aranmazdı.
“Öğlen arasında onu alıp bizim eve gittik”
Bu şekilde grev yasağı oturtacakları, bir kişiyi ikna edip bakanlar kurulu kararı üretecekleri bilgisi bize geldi. O zaman İsmail Bozkurt Kültür Bakanıydı. Onu ziyarete gittim. “Sizinle görüşmemiz lazım” dedim. Öğlen arasında onu alıp bizim eve gittik. Orada bu konuyu konuştuk. “Ben böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermiyorum” dedi “ama bütün ihtimalleri ortadan kaldırmak için ne yapmak lazım?” diye sordu. Dedim ki “parti meclisinizi acilen toplayıp karar üretin ki sonuna kadar bu grevin arkasındasınız, herhangi bir grev yasağı talebi gelecekse partiniz bütün olarak buna karşı duracak.”
“Önce bize hafiften bir baskı uyguladı”
Mete Tümerkan: Bunu yaptılar mı?
Barış Burcu:
Bunu yaptılar. Biz, üç gün müthiş bir grev sergiledik. O üç günlük grevde hayat felç oldu. Şimdiki gibi barikatlar da açık değildi. Rum tarafından akaryakıt almak da mümkün değildi. Nazım Hikmet’in şiirinde dediği gibi “şehir sustu”. TKP’nin bu kararından sonra Denktaş Bey küplere bindi. Beni saraya çağırttırdı. Benle birlikte yönetim kurulu arkadaşlarım da geldi. Önce bize hafiften bir baskı uyguladı. Biz bunları yutmadık tabii ve kararlı durduk. Kararlı dururken de kendimizi izah etmeye çalıştık. “Bakın efendim” dedik. “Biz yeni bir hak arayışı içinde değiliz. Biz sadece toplu sözleşme nizamımızın, ki bunun altında Enerji Bakanı olarak KKTC’nin bakanının da imzası var, değişmesini istemiyoruz.”
“Üstüne bir de büyük imza attı”
Ama yeni gelen müdür bu devletin bakanının imzasını tanımıyor. Oysa bu toplu sözleşme düzenine Enerji Bakanlığı muhatap. Sanrım o imza ya İrsen Küçük’ündü ya da Nazif Borman’ın. Denktaş Bey anladı ki biz kolay teslim olmayacağız. Bize toplu sözleşmeyi verdi, üstüne bir de büyük imza attı. Ve dedi ki “götürün bunu müdürünüze verin, deyin ki bu devletin en üst makamı bu toplu sözleşmeyi tanır, detayları daha sonra kendisi ile görüşürüz.”
Yarın: Denktaş’ın imzasını genel müdür tanımayınca Denktaş’a geri gittik…

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil